Fikret ALKAN

Fikret ALKAN

THE ECONOMY

09 Eylül 2018 - 01:44

Osmanlı Beyliği, bir devlet halini almaya başladığında devlet için gerekli olan kurumları oluşturmak ve sosyal olarak halkın refahını arttırmak zorundaydı. Hem zorluklarla yeni kazandığı topraklarda kalıcı olmak, hem de İslami bir devlet olarak bunu yapmak durumundaydı. Ayrıca sefer ve asker maliyetleri de düşünüldüğünde güçlü bir ekonomiye ihtiyaç vardı. 


Fethedilen yerlerde yeni şehirler İslam geleneği ile merkezde cami, külliye, çarşı, üretim merkezleri, mahalleler ve mezarlıklar şeklinde büyümekteydi. Bursa şehrinin büyümesi ise ova üzerinde doğu-batı yönünde olmuştur. Külliyelerin çevresinde oluşturulan yan yapılar vakıf sistemi ve bunlara bağlı akarlar yani külliye parçalarının bakım onarımı için gelir getirebilecek her şeyin bedeli vakıflara aktarılıyordu. 

En başta şunu vurgulamak gerekir ki Osmanlı Hanedan Ailesi, Orta Asya geleneği uyarınca devletin doğal sahibidir ve kanı kutsaldır. Yapıların banileri de doğal olarak önce yöneticilerdir. Başta sultanlar, vezirler, komutanlar veya hayır sahipleri de vakıflar yaptırdılar. Bursa Osmanlı şehirciliğinin, dolayısıyla ticari yapısının da denendiği ilk örnek olarak yüzyıllarca başkentlik yapacak İstanbul’a da örnek teşkil etmiştir. 

Yani devlet, sultanın/ailenin mülküdür. Vakıflar sayesinde de devlet toplumun sosyal yapısı için bir bütçe yükünden kurtulmuş oldu.  Bu durumda ortaya çıkan sanat eserlerinin birincil müşterileri yönetim kademesi, yani paranın ilk sahipleriydi. Bursa’nın 1326’daki fethinden XV. yüzyılın ortasına, yani İstanbul’un fethine kadar 198 adet büyüklü-küçüklü çok çeşitli eser sayılabilmektedir. Bunlardan 33’ü Orhan Gazi, 20’si I. Murad, 46’sı Yıldırım Bayezid, 22’si Çelebi Mehmed ve 77’si II. Murad devrinde inşa edilmiştir. 


Osman Gazi de, Orhan Gazi de, kendi adlarına para bastırdılar. Osmanlı ekonomisi başlangıcından 18. yüzyıla değin uzun bir dönem, ihtiyaçların karşılanması ile ilgilidir. Devlet ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamak, piyasada malın bol, kaliteli ve ucuz üretimi ile mümkündür. Bu ilke provizyonizmdir (iaşecilik). Buradaki asıl amacın, toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik üretim olduğu görülmektedir. Ancak bu durum, içerideki mal miktarını arttırmak amacıyla kapitülasyon gibi ayrıcalıklara müsamahayı doğuruyordu. Devlet, Kanuni dönemindeki gücüne ulaştığında, kapitülasyonları kendisine bir tehlike olarak görmedi. Çünkü Osmanlı ordusu 1699 tarihine kadar toprak kaybetmeden Doğu Avrupa’da varlığını sürdürdü. 


Toprak temelli işgücünü gerektiren tarım ekonomisi, tımar sistemi ile işletime veriliyordu. En yalın anlamıyla tımar, devlet görevlilerine nakit maaş yerine gösterdikleri başarılar nedeniyle toprağın vergi toplama yetkisinin verilmesidir. Bu sistemin kökeni, Hitit Devleti’ne kadar gitmektedir. Amacı, nakdi maaş ödemesi olmaksızın, devlet topraklarının işlenmesi ve savaşa hazır bir ordunun hazır bulundurulmasıdır. II. Murat Dönemi’nde tımar-icmal defterleri ile düzenli kayıt tutulmaya başlanmıştır. Tımar defterde yer aldığı gibidir. Parçalanamaz, bağışlanamaz, değiştirilemezdi. Baba hayattayken oğul tımar sahibi olamazdı. Ölüm durumunda sadece başlangıç büyüklüğünde bir tımar miktarı oğla kalabilirdi.

Düzenli vergi ya da asker vermeyenlerin toprağı el değiştiriyordu. Ekonomisini tarım üzerinden yürüten bir devlet için toprağın boş kalması, gelir kaybıydı ve bunu ya en aza indirmek ya da yok etmek durumundaydı Osmanlı.

 

Ticaret, en önemli gelir gruplarından biriydi. Zira Osmanlı’da şehir büyüklüğüne ulaşabilmenin üç öğesinden biri, merkez cami, biri çarşı, biri de hamamdır. Bugün avlularında çay içtiğimiz han yapıları, Osmanlı Dönemi’nin en önemli AVM’leriydi. Bedesten, en kıymetli malların saklandığı, önemli bir merkezdi. Bedesten etrafında dağılan hanlar, içinde satılan ürün çeşitlerine veya yaptıranların isimlerine göre adlandırılırdı. II. Bayezid’in İstanbul’daki külliyesine gelir getirmek amacıyla yaptırdığı Koza Han’ın, İstanbul’da değil de Bursa’da olmasının nedeni, Bursa’nın bir ipek ticaret merkezi/antreposu olması ve buradan daha fazla gelir elde edilebilmesiydi.


Kadı sicillerinin ışığında 15. ve 16. yüzyıllarda Halep ve Şam’dan gelen tacirlerin Bursa’da alım-satım yaptıklarını, Frenk tacirleri ile de baharat ve kumaş değişimi yoluyla ticaret yapıldığını tespit edebiliyoruz. Venediklilerin ise İskenderiye’de nakit ödeme yapmak zorunluluğundan memnun olmayıp, Bursa’da Floransalıların yaptığı gibi baharat ve kumaş değişimi yolunu kullandığından, daha kolay bir ticareti tercih edebilecekleri bilgisine ulaşmaktayız. Osmanlı idarecileri ticaretin gelişmesini, şer-i hükümlerin de işaret etmesiyle, her türlü kolaylıkla desteklemişler, böylelikle Bursa 16. yüzyıla kadar, İran-Avrupa arasında merkez bir antrepo görevi görerek, zengin bir ticaret kenti olmaya hak kazanmıştır. Bunu sağlamanın yolu ise emniyetli kervan yollarından geçmektedir. Anadolu ticaret ağının emniyet bakımından da tercih edildiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira Memlük-İran Moğolları arasındaki savaş, Bursa’yı İslam dünyasının batı ucundaki en önemli merkezi kılmıştır. 


Günümüzde kullandığımız jean kumaşının en büyük üreticisi Osmanlı’ydı. Mavi pamuklu, kaba bu kumaş çeşidi Halil İnalcık’ın ifadesiyle, basit/kötü işlerle uğraşanlar için kullanılıyordu.


Temelde ticaretin gelişmesi yönünde, üretim ve müşteri ihtiyaçları tespit edilerek, satıcı ve alıcı haklarını korumaya azami özen gösteren Osmanlı idaresinin, başarıyı kısa zamanda yakalamasının örneğidir Bursa. Zaten Bursa, kendinden sonra kurulan Anadolu ve Balkanlardaki Osmanlı kentlerine de şablon olmuştur.


Ez cümle: “Işık Doğu’dan Yükselir!”

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar