<rss version="2.0" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:image="http://purl.org/rss/1.0/modules/image/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
  <channel>
    <title>Haber16 - Bursa Haberleri ve Son Dakika Haberler, Haber - Sağlık</title>
    <description>Bursa ile ilgi son dakika bursa güncel haberleri ve Türkiye gündemine ait en son haberleri, gündemdeki sıcak gelişmeler ile bursa haberleri haber16.com&#39;da.</description>
    <link>https://www.haber16.com</link>
    <atom:link href="https://www.haber16.com/xml/rss_google.php?KatId=12" rel="self" type="application/rss+xml" />    
<item>
		   <title>Sadece sıcak değil! Kalbi en çok yoran yaz alışkanlıkları açıklandı</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/sadece-sicak-degil-kalbi-en-cok-yoran-yaz-aliskanliklari-aciklandi/1733231/</guid>
		   <description>Yaz aylarında artan sıcaklık tek başına kalbi zorlamıyor; günlük alışkanlıklar da riskleri önemli ölçüde artırabiliyor. Uzmanlar, özellikle sıcak havayla birleşen bazı davranışların kalp üzerinde ciddi yük oluşturabileceğini belirterek önemli uyarılarda bulunuyor.</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/sadece-sicak-degil-kalbi-en-cok-yoran-yaz-aliskanliklari-aciklandi-8324.jpg" />
Havaların gittikçe ısınmasıyla pek çok kişi için deniz, kum, güneş tatilinin başladığını belirten Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Kılıçaslan artan sıcaklık ve nemin kalp sağlığı üzerinde ciddi riskler oluşturduğunu belirterek önemli uyarılarda bulundu.

SICAK HAVA KALBİ NEDEN YORAR

Vücudumuz harika bir mühendisliğe sahip olduğunu, hava aşırı ısındığında, beynimizin vücudu soğutmak için Kanı cilde gönder ve terleme başlat! emrini verdiğini ifade eden Prof. Dr. Kılıçaslan, İşte bu süreçte kalbimiz, kanı cilde daha hızlı pompalamak için normalden çok daha fazla ve hızlı çalışmaya başlar. Eğer sağlıklı bir kalbiniz varsa, bu durumla bir yere kadar baş edebilir. Ancak tansiyon, ritim bozukluğu, kalp yetersizliği veya koroner arter hastalığı gibi bir rahatsızlığınız varsa, kalbiniz bu ekstra mesaiye dayanamayabilir. Üstelik terle kaybolan su ve tuz, kanın pıhtılaşma eğilimini artırarak kalp krizlerini tetikleyebilir diye konuştu. KALBİMİZİ KORUMA KILAVUZU: 5 ALTIN KURAL Kalbin uyurken bile çalışan en önemli organımız olduğunu hatırlatan, yaz aylarında kalbi korumak için basit ama etkili önlemler almanın hayati önemde olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Kılıçaslan, Aşırı sıcağın ve susuzluğun kalbinizi yormasına izin vermeyin. Yazı sağlıklı ve keyifli geçirmek aslında sandığınızdan daha kolay. Yeter ki şu 5 temel kuralı ihmal etmeyin dedi ve önerilerini şöyle sıraladı: Su içmek için susamayı beklemeyin: Susama hissi, vücudun Ben susuz kaldım alarmıdır, yani geç kalındığının işaretidir. Günde mutlaka 2-2.5 litre su tüketin. Çay, kahve veya asitli içecekler suyun yerini tutmaz; aksine vücuttan su atılmasına neden olur. Öğle saatlerinde dışarı çıkmayın: Güneş ışınlarının dik geldiği saat 11.00 ile 16.00 arasında zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın. Bu saatlerde dışarıda yürüyüş veya ağır bahçe işleri yapmak kalbinize ağır bir yük bindirir. İlaçlarınızı kafanıza göre değiştirmeyin: En sık karşılaştığımız hatalardan biri budur. Tansiyon veya idrar söktürücü ilaç kullanan hastalar, sıcakta tansiyonları düşünce ilacı kendi kendine bırakıyor. Lütfen doktorunuza danışmadan ilaç dozunuzu değiştirmeyin. Ağır yiyeceklere yaz molası verin: Yaz aylarında sindirim sistemi de ekstra enerji harcar. Ağır, yağlı, salçalı et yemekleri yerine; zeytinyağlılar, taze sebzeler, meyveler ve yoğurt gibi hafif gıdaları tercih edin. Akşam yemeklerini geç saatlere bırakmayın. Açık renkli, rahat kıyafetler giyinin: Siyah ve dar kıyafetler sıcağı vücudunuza hapseder. Açık renkli, bol, pamuklu veya keten kumaşları tercih edin. Geniş kenarlıklı bir şapka ve güneş gözlüğü sadece tarz değil, bir sağlık ihtiyacıdır.

BU BELİRTİLER CİDDİYE ALINMALI

Öte yandan Kardiyolog Kılıçaslan, sıcak çarpması veya kalp krizinin bazı belirtilerle kendini gösterebileceğine dikkat çekti. Kılıçaslan, Göğüste sıkışma, aşırı halsizlik, baş dönmesi, mide bulantısı, bilinç bulanıklığı ve düzensiz nabız gibi şikayetler varsa vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır dedi.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 19:42:54 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Dinlenmeden uyanıyorsanız sebebi bu hastalık olabilir! Fibromiyalji günlük hayatı altüst edebilir</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/dinlenmeden-uyaniyorsaniz-sebebi-bu-hastalik-olabilir-fibromiyalji-gunluk-hayati-altust-edebilir/1733230/</guid>
		   <description>Sabahları dinlenmiş hissetmeden uyanmak, gün boyu süren yorgunluk ve geçmeyen kas ağrıları fibromiyaljiye işaret ediyor olabilir. Uzmanlar, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bu hastalığın erken tanı ve doğru yaklaşımla kontrol altına alınabileceğini belirtiyor.</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/dinlenmeden-uyaniyorsaniz-sebebi-bu-hastalik-olabilir-fibromiyalji-gunluk-hayati-altust-edebilir-8324.jpg" />
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Kerem Gün, yaygın kas-iskelet sistemi ağrıları, kronik yorgunluk ve uyku bozukluğuyla seyreden fibromiyaljinin, doğru tedavi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle büyük ölçüde kontrol altına alınabileceğini belirtti. Prof. Dr. Gün, yaşam kalitesini olumsuz etkileyen fibromiyaljinin toplumda sanılandan daha sık görüldüğünü vurguladı. Gün, fibromiyaljinin yalnızca yaygın ağrıyla sınırlı bir hastalık olmadığını, özellikle sabah dinlenmeden uyanma, sürekli yorgunluk ve uyku problemleriyle de kendini gösterebildiğini aktararak, Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülen fibromiyalji her yaşta ortaya çıkabilir. Erken tanı ve doğru tedavi yaklaşımı hastaların yaşam kalitesini artırıyor. ifadelerini kullandı. Fibromiyaljinin kesin nedeninin bilinmediğini ancak bazı risk faktörlerinin hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırabildiğini belirten Gün, ailesinde fibromiyalji öyküsü bulunanlarda ve bazı romatizmal hastalıklara sahip kişilerde riskin daha yüksek olduğuna dikkati çekti. Gün, yoğun stres, düzensiz uyku, travmalar, enfeksiyonlarla aşırı fiziksel veya duygusal yüklenmenin belirtileri tetikleyebileceğini vurgulayarak, Hastalar zaman zaman atak dönemleri yaşayabilir. Bu dönemler kişiye göre değişmekle birlikte günler, hatta haftalar sürebilir. değerlendirmesini yaptı. -

UZUN SÜRE HAREKETSİZ KALMAK ŞİKAYETLERİ ARTIRABİLİR

Gün, tanının hastanın ayrıntılı öyküsü ve fizik muayenesiyle konulduğunu, benzer yakınmalara neden olabilecek tiroit, romatizmal hastalıklar, kas iltihapları, kronik yorgunluk sendromu, vitamin eksiklikleri ve bazı nörolojik hastalıkların öncelikle dışlanması gerektiğini kaydetti. Doğru tanının tedavinin başarısı açısından önem taşıdığını vurgulayan Gün, kişilerin hastalık hakkında bilinçlendirilmesinin tedavinin önemli bir parçası olduğunu, ilaçların bazı hastalarda belirtilerin kontrol altına alınmasına yardımcı olabileceğini ancak tek başına yeterli olmadığını ifade etti. Gün, tedavi programının hastanın ağrı düzeyi, uyku kalitesi ve günlük yaşamı dikkate alınarak kişiye özel hazırlanması gerektiğini aktararak, şunları kaydetti: Düzenli egzersiz, uyku düzeninin sağlanması, stres yönetimi, fizik tedavi uygulamaları ve gerektiğinde ilaç tedavisinin birlikte planlanması gerekiyor. Yürüyüş, yüzme, bisiklet, germe egzersizleri, hafif kuvvetlendirme çalışmaları ve yoga gibi aktiviteler fibromiyalji belirtilerinin kontrolüne katkı sağlayabilir. Uzun süre hareketsiz kalmak ise şikayetleri artırabilir. Kalitesiz uyku ve yoğun stres ağrı hassasiyetini artırır, düzenli uyku alışkanlığı kazanmak ve stresle başa çıkmayı öğrenmek tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır. Dengeli beslenmenin genel iyilik halini desteklediğini belirten Gün, aşırı şekerli ve işlenmiş gıdalar ile fazla kafein tüketiminin bazı hastalarda belirtileri artırabileceğine dikkati çekti. Gün, fibromiyalji hastalarında irritabl bağırsak sendromu (huzursuz bağırsak sendromu) gibi sindirim sistemi sorunlarının da daha sık görülebildiğini kaydederek, Uygun tedavi, düzenli egzersiz, kaliteli uyku, sağlıklı beslenme ve stres yönetimiyle hastalar aktif ve üretken bir yaşam sürdürebilir. ifadesini kullandı.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 19:42:54 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Yaz aylarında sakatlanma riski artıyor! İşte en sık yapılan hatalar</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/yaz-aylarinda-sakatlanma-riski-artiyor-iste-en-sik-yapilan-hatalar/1733229/</guid>
		   <description>Yaz aylarının gelmesiyle birlikte açık havada yapılan spor aktivitelerinde belirgin bir artış yaşanırken, uzmanlar bu süreçte spor yaralanmalarına karşı dikkatli olunması gerektiği konusunda uyarıyor. Uzmanlar, özellikle bilinçsiz yapılan egzersizlerin ciddi sakatlıklara yol açabileceğini belirterek...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/yaz-aylarinda-sakatlanma-riski-artiyor-iste-en-sik-yapilan-hatalar-8324.jpg" />
Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. M. Zeki Karaoğlan, Yürüyüş, koşu, bisiklet, yüzme, futbol ve plaj sporları gibi aktiviteler sağlıklı yaşam için önemli faydalar sağlarken, gerekli önlemler alınmadığında çeşitli yaralanmalara da zemin hazırlağını belirterek, bu gibi durumlarda gerekli müdahale için zaman kaybetmenin tedavinin uzamasına ve kalıcı sorunlara yol açabileceğini belirterek uyarı ve önerilerde bulundu. Karaoğlan, yaptığı açıklamada, Yaz aylarının gelmesiyle birlikte açık havada yapılan spor aktivitelerinde belirgin bir artış gözleniyor. Spor yaralanmaları ise sanıldığı gibi yalnızca profesyonel sporcuların başına gelmiyor. Özellikle sürekli masa başında çalışanlarda, düzenli egzersiz alışkanlığı olmayanlarda ve fazla kilolu bireylerde spor esnasında yaralanma riski genellikle daha yüksek oluyor. Yürüyüş, koşu, bisiklet, yüzme, futbol ve plaj sporları gibi aktiviteler sağlıklı yaşam için önemli faydalar sağlarken, gerekli önlemler alınmadığında çeşitli yaralanmalara da zemin hazırlayabiliyor. Bu gibi durumlarda gerekli müdahale için zaman kaybetmek tedavinin uzamasına ve kalıcı sorunlara yol açabilir dedi. Yazın vakalar artıyor Karaoğlan, şöyle devam etti: Uzun süre hareketsiz kalan kişilerin yaz aylarıyla birlikte yoğun egzersiz programlarına başlaması, kas ve eklem yaralanmalarının en önemli nedenleri arasında yer alır. Özellikle futbol, basketbol ve tenis gibi ani yön değiştirme gerektiren sporlar sırasında diz ve ayak bileği yaralanmaları daha sık ortaya çıkar. Bunun yanı sıra bisiklet ve scooter gibi aktivitelere bağlı kazalar neticesinde oluşan kırık ve çıkık vakalarında da artış yaşanır. Çocuklar ve ileri yaş gruplarında kemik, kas ve bağ dokularının yapısal özellikleri nedeniyle düşme ve çarpmalara bağlı sakatlanmalar daha sık görülür. Bu nedenle spor programlarının kişinin yaşına, fiziksel kapasitesine ve sağlık durumuna uygun şekilde planlanması büyük önem taşır. Isınmadan spora başlamak riski artırır. Spor öncesinde yeterli ısınmanın yapılmaması, kasların ve eklemlerin aktiviteye yeterince hazırlanamamasına neden olur. Bu durum kas yırtıkları, tendon zorlanmaları ve bağ yaralanmaları gibi problemlerin görülme riskini artırır. Ayrıca kişinin fiziksel kapasitesinin üzerinde egzersiz yapması ve kısa sürede yüksek performans göstermeye çalışması da yaralanmaların önemli nedenleri arasındadır.

SICAK HAVA OLUMSUZ ETKİLİYOR

Yüksek sıcaklıklar yalnızca güneş çarpması riskini artırmakla kalmaz, aynı zamanda dikkat dağınıklığına ve performans düşüklüğüne de yol açabilir. Terlemeyle birlikte oluşan sıvı ve mineral kaybı, kas kramplarını tetikleyebilir. Bu nedenle özellikle öğle saatlerinde yapılan yoğun fiziksel aktiviteler sırasında yaralanma ihtimali daha da yüksektir.

ERKEN MÜDAHALE ÖNEM KAZANIYOR

Karaoğlan, Spor yaralanmaları ve kazalardan sonra ortaya çıkan ağrı, şişlik, morarma, şekil bozukluğu, hareket kısıtlılığı gibi belirtiler genellikle kırık, çıkık ya da bağ yaralanmalarının habercisidir. Ağrıların giderek artması, üzerine basamama veya ilgili uzvu hareket ettirememe durumlarında zaman kaybetmeden donanımlı bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Erken tanı ve tedavi, iyileşme sürecini hızlandırırken kalıcı hareket kısıtlılığı ve kronik ağrı gibi sorunların önlenmesine de yardımcı olur diye konuştu. Basit ama etkili önlemlerle yazın yaşanabilecek spor yaralanmalarının büyük bir kısmının önüne geçilebileceğini ifade eden Karaoğlan, şu önerilerde bulundu: Spora başlamadan önce en az 10-15 dakika ısınma hareketleri yapın. Egzersiz yoğunluğunu aniden değil kademeli olarak artırın. Yaşınıza ve fiziksel durumunuza uygun sporları tercih edin. Yeterli miktarda su tüketerek sıvı kaybını önleyin. Uygun spor ayakkabısı ve koruyucu ekipman kullanın. Aşırı ağrı veya zorlanma hissederseniz aktiviteyi hemen sonlandırın. Özellikle sıcak havalarda spor yapmak için sabah veya akşam saatlerini tercih edin.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 19:42:54 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Göz hastalıklarında sessiz tehlike! Bu hastalıkta belirtiler fark edilmeden ilerliyor</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/goz-hastaliklarinda-sessiz-tehlike-bu-hastalikta-belirtiler-fark-edilmeden-ilerliyor/1733228/</guid>
		   <description>Kitap okurken harflerin kayması, düz çizgilerin eğri görünmesi veya yüzleri seçmede zorlanma gibi şikayetler çoğu zaman yaşlanmanın doğal bir parçası olarak görülse de, uzmanlar bu belirtilerin ciddi bir göz hastalığının erken işareti olabileceğine dikkat çekiyor.</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/goz-hastaliklarinda-sessiz-tehlike-bu-hastalikta-belirtiler-fark-edilmeden-ilerliyor-8324.jpg" />
Kitap okurken harflerin kayması, düz çizgilerin bozulmuş gibi görünmesi veya yüzleri seçmede zorlanma gibi şikayetlerin çoğu zaman yaşlanmanın doğal bir parçası sanıldığını belirten Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Sızmaz, bu bulguların ciddi bir göz hastalığının habercisi olabileceği uyarısında bulundu. Hastalığın başlangıçta çoğu zaman sessiz ilerlediğini belirten Sızmaz, İlk evrede hastalar herhangi bir şikayet hissetmeyebilir. Bu nedenle hastalık çoğu zaman rutin göz muayenelerinde saptanır. İlerleyen dönemde ise cisimlerin şeklini bozuk görme, düz çizgileri kırık veya eğri görme, nesneleri olduğundan büyük ya da küçük algılama gibi belirtiler ortaya çıkar. Tedavi edilmezse merkezi görmede kalıcı kayıp gelişebilir dedi.

SİGARA ÖNLENEBİLİR EN ÖNEMLİ RİSK FAKTÖRÜ

Yaşa bağlı makula dejenerasyonunun (sarı nokta) en önemli risk faktörlerinin yaş, genetik yatkınlık ve sigara olduğunu ifade eden Sızmaz, Bunlar arasında önlenebilir tek risk faktörü sigaradır. Sigaradan uzak durulması hastalığın gelişme riskini azaltmada büyük önem taşır diye konuştu.

ERKEN TANIYLA GÖRME KORUNABİLİYOR

Hastalığın kuru ve yaş tip olmak üzere iki farklı formda görüldüğünü belirten Sızmaz, Yaş tipte göz içine uygulanan ilaç tedavileriyle görme korunabiliyor. Son yıllarda geliştirilen yeni ilaçlar sayesinde enjeksiyon aralıkları da uzadı. Kuru tipte ise antioksidan vitamin tedavileri ve düzenli takip hastalığın ilerlemesini yavaşlatabiliyor ifadelerini kullandı. 55 YAŞINDAN SONRA GÖZ MUAYENESİNİ İHMAL ETMEYİN Risk grubundaki bireylerin düzenli göz kontrollerini yaptırması gerektiğini vurgulayan Sızmaz, Yeşil yapraklı sebzeler, omega-3 yönünden zengin balıklar ve antioksidan içeren beslenme alışkanlıkları da göz sağlığını destekler. Günümüzde erken tanı ve uygun tedavi sayesinde yaşa bağlı makula dejenerasyonu artık önlenebilir görme kaybı nedenleri arasında yer almaktadır diye konuştu.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 19:42:54 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Kalp krizi sessiz gelebilir! Özellikle bu kişiler büyük risk altında</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/kalp-krizi-sessiz-gelebilir-ozellikle-bu-kisiler-buyuk-risk-altinda/1733227/</guid>
		   <description>Kalp ve damar hastalıkları dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de ölümlerin başlıca nedenleri arasında yer alırken, uzmanlar erken önlem ve düzenli kontrollerin hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının kalp sağlığını korumada büyük rol oynadığını belirten uzmanlar, ...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/kalp-krizi-sessiz-gelebilir-ozellikle-bu-kisiler-buyuk-risk-altinda-8324.jpg" />
Kalp sağlığı için dengeli beslenme, düzenli egzersiz, sigaradan uzak durmak ve stres yönetiminin önemli olduğunu söyleyen uzmanlar uyarıyor. Kişilerde genetik faktörler, eşlik eden hastalıklar gibi durumların da kalp sağlığına etki ettiğini ifade eden Doç. Dr. Dilay Karabulut önemli tavsiyelerde bulundu. Kalp krizinde göğüste şiddetli baskı, sol kola ve çeneye yayılan ağrı, nefes darlığı, soğuk terleme, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi belirtiler olabildiğini söyleyen Karabulut, özellikle şeker hastalarında ağrı sinirlerindeki harabiyet ve hissizlik sebebiyle kişilerin farkına varmadan kalp krizi geçirebildiğini de aktardı.

KALP HASTALIKLARINDA GENETİK YATKINLIK ÇOK ÖNEMLİ BİR FAKTÖR

Kalp sağlığını korumak için önerilerde bulunan, Günde en az 30 dakika orta düzeyde egzersizi tüm insanlara öneriyoruz diyen Doç. Dr. Dilay Karabulut, Yürüyüş, hafif koşu ya da yüzme şeklinde olabilir, 2nci önereceğiniz şey; düzenli beslenmek. Akdeniz tipi diyeti daha çok öneriyoruz. Doymuş yağlardan fakir doymamış yağlardan daha zengin olan sebze ve meyvenin de porsiyonlar olarak eklendiği bir diyet öneriyoruz. Kalp hastalıklarında genetik yatkınlık çok önemli bir faktör, ailesinde erken yaşta bir koroner arter hastalığı ya da kalp krizi geçirme öyküsü olan kişinin yaşam boyunca kalp hastalığına yakalanma riski diğer bireylere oranla çok daha fazla. Ailesinde 40-45 yaşından önce kalp krizi geçirmiş kişi olan bireylere mutlaka aralıklı olarak kardiyoloji muayenelerini yaptırmalarını öneriyoruz. Kalp hastalıklarına yatkınlık oluşturan diyabet çok önemli risk faktörüdür. Hipertansiyon, sigara, obezite; özellikle son yıllarda hem tüm dünya hem ülkemizi çok olumsuz yönde etkileyen bir faktör. Sigara kullanımı giderek artmış, çok daha küçük yaşlarda kullanılmakta. Sigara kullanan hastaların hem kan basınçları hem kalp atım hızları artıyor, sigara kullanımının neden olduğu kronik inflamasyonun kalp damarları üzerinde olumsuz etkileri var. Sigara kullanan hastalarda diyabet ya da hipertansiyon, kolesterol yüksekliği eklendiği zaman risk normal bir popülasyona göre çok daha fazla oluyor dedi.

GÖĞÜS AĞRISI, KALP DIŞI HASTALIKLARDA DA GÖREBİLDİĞİMİZ BİR SEMPTOM

Sözlerini sürdüren Doç. Dr. Karabulut, Tüm dünyada ve ülkemizde de ölümlerin en başta gelen nedeni; koroner arter hastalığı. En sık semptomu göğüs ağrısı. Göğüs ağrısı, kardiyak hastalıkların önemli bir semptomu ancak kalp dışı diğer hastalıklarda da görebildiğimiz bir semptom. Hem kardiyoloji hem de acil servise başvuran hastalarda mutlaka detaylı sorgulamak gerekiyor. Nasıldır bu ağrı; göğsünün tam orta noktasında olan, boynuna, çenesine doğru yayılan bazen mideye doğru yayılan sol koluna bazen sağ koluna yayılabilen yaygın ve baskı tarzında bir ağrıdan bahsediyorsa hastada koroner arter hastalığına bağlı bir göğüs ağrısından bahsedebiliriz. Göğüs ağrısına eşlik eden ciddi bir nefes darlığı ya da bayılma şikayeti varsa çok daha dikkatli olup acil servise erkenden başvurmak gerekiyor. Eğer kalp krizi ise önemli olan şey; hastanın mutlaka hemen anjiyografi laboratuvarına alınıp o tıkalı damarın bir an önce açılması diye konuştu.

DİREKT ANİ ÖLÜMLE KARŞI KARŞIYA KALABİLİYORUZ

Erken müdahalenin önemine dikkat çeken Karabulut, Ne kadar erken müdahale edip o damarı açarsak kalbin kas dokusunu o kadar kurtarmış oluyoruz. Zamanla yarışıyoruz, hastanın acil servise çok erken başvurması ve hastayı erken tanıyıp erken anjiyografi laboratuvarına almamız gerekiyor. Diyabetik hastaysa 6 ayda bir, daha yakın takip ediyoruz. Sanal anjiyografi dediğimiz yani tomografik anjiyografi ile de kalp damarlarını kontrol edebiliyoruz. Bu şekilde kalp damarlarında bir plak, darlık tespit ettiğimiz hastalara bazı tedavi yöntemlerine daha erken dönemde başlıyoruz. Kalp kası kalınlaşması ile giden hastalıklarda ani ölüm riskini çok daha fazla görüyoruz. Burada da yine aile öyküsü devreye giriyor. Bazen diyabetik ve yaşlı kadın hastalarda kalp krizini çok daha sessiz görebiliyoruz. Hastanın öncesinde çok tipik göğüs ağrısı ya da bir nefes darlığı, bir bulantı kusması olmadan direkt ani ölümle karşı karşıya kalabiliyoruz. Özellikle diyabetik hastalarda sessiz kalp krizi dediğimiz tabloyla daha sık karşılaşabiliyoruz. O yüzden diyabet bizim için artık koroner arter hastalığının eş değeridir çünkü diyabetik hastalarda semptom olmadan da çok ani kalpleri görebiliyoruz. Diyabeti olan her hastanın mutlaka düzenli kardiyoloji polikliniğinde muayene olması gerekmekte şeklinde konuştu.

DİYET, EGZERSİZ ÇOK ÖNEMLİ

Diyabet hastalarına ilişkin konuşan Karabulut, Diyabetik hasta aynı zamanda böbrek hastalığına yakalanabiliyor, daha erken yaşta felç de geçirebiliyor. Diyabeti olan hastanın mutlaka hem kan şekeri düzeylerinin hem kalp damarlarının düzenli kontrol edilmesi gerekiyor. Diyet, egzersiz de çok önemli faktör. Hem kan şekerini regüle etmede hem de kalp damar hastalığına yakalanma riskini azaltmada çok önemli bir etken. Bu hastalarda Akdeniz tipi diyet, zeytinyağından ve bol Akdeniz yeşilliklerinden zengin dediğimiz diyet çok önemli. Bu hastaları diyetisyene de yönlendiriyoruz, beraber takip ediyoruz. Kahve Türk toplumunun vazgeçilmezi, hiçbir zaman karışım şeklinde önermiyoruz, şuruplu kahveleri önermiyoruz. Aritmisi olan, çarpıntı atakları olan ve bunların kanıtlandığı hastalarda kahvenin içerisindeki kafein bu atakları tetikleyebildiği için bu hastaların biraz daha dikkatli olması gerektiğini söylüyoruz. Enerji içeceklerini kesinlikle önermiyoruz. Hastalarımıza mutlaka obeziteden kaçının, hareket edin diyoruz ifadelerini kullandı.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 19:42:54 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Birisi beni anıyor deyip geçmeyin! Kulak çınlamasının nedeni düşündüğünüzden farklı olabilir</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/birisi-beni-aniyor-deyip-gecmeyin-kulak-cinlamasinin-nedeni-dusundugunuzden-farkli-olabilir/1733226/</guid>
		   <description>Kulak çınlaması, tıpta tinnitus olarak bilinen ve dışarıdan herhangi bir ses olmamasına rağmen kişinin kulak ya da beyninde ses algılamasıyla ortaya çıkan yaygın bir şikayet olarak dikkat çekiyor. Uzmanlar, bu durumun özellikle yaşam kalitesini etkileyebildiğini ve bazı vakalarda altta yatan önemli ...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/birisi-beni-aniyor-deyip-gecmeyin-kulak-cinlamasinin-nedeni-dusundugunuzden-farkli-olabilir-8324.jpg" />
Doç. Dr. Fulya Özer, tıptaki adıyla tinnitusun dışarıda herhangi bir ses yokken, kişinin kulağında ya da beyninde ses duyması olduğunu belirtti. Özer, Halk arasında Birisi beni andı şeklinde yorumlanan, gelip geçici seslerden farklı olarak; kişiler özellikle yalnız kaldığında, işini yaparken, uykuya geçerken ya da Acaba bende bir sorun mu var? diye düşündürecek şekilde sürekli duyduğu bir sesten bahsederler. Çok nadiren hem hastanın hem de muayene sırasında doktorun duyabildiği tinnitus türleri bulunur. Ancak en sık gördüğümüz durum, yalnızca hastanın duyduğu, çevresindekilerin duymadığı ve kişinin beyninde ya da kulaklarında algıladığı seslerdir dedi. Kulak çınlamasının en önemli nedenlerinden birinin, işitmeyi sağlayan iç kulaktaki ve halk arasında salyangoz olarak bilinen yapıda bulunan tüylü hücrelerin hasar görmesi olduğunu vurgulayan Özer, şöyle devam etti: Özellikle gürültüye maruz kalan kişilerde bu hücreler zarar görebiliyor veya kaybolabiliyor. Bu durumda sesin algılanma biçimi değişir. Ses dalgaları sinirler aracılığıyla beyne iletilirken azalma olur ve beyin bu eksikliği telafi etmek amacıyla sinirlerde daha fazla aktivite oluşturur. Bu spontan sinirsel aktivite, gerçekte ses olmamasına rağmen beyin tarafından ses olarak algılanır. Burada algı çok önemli, aynı düzeyde çınlaması olan iki kişiden biri uyuyamazken bir diğer kişi zamanla çınlamaya alıştığını söyleyebilir. Bunun nedeni beynin ilgili bölgelerinin sesi farklı şekilde işlemesidir. Dolayısıyla çınlamanın kişiye etkisi bireysel farklılıklar gösterebilir.

TEK TARAFLI ÇINLAMA, BAZI CİDDİ HASTALIKLARIN HABERCİSİ OLABİLİR

Kulak çınlamasında özellikle önem verdikleri bazı durumların bulunduğuna dikkat çeken Özer, Tek taraflı çınlama, bazı ciddi hastalıkların habercisi olabilir. Bu durumda nazofarenks tümörlerinden işitme siniri tümörlerine kadar çeşitli nedenlerin araştırılması gerekir. Nabız atışı şeklinde hissedilen çınlamalarda damarsal anomaliler açısından inceleme yapılmalıdır. Çınlamaya baş dönmesi, ani işitme kaybı, yüz felci, kulak akıntısı veya başka nörolojik belirtiler eşlik ediyorsa altta yatan farklı hastalıkların ipucu olabilir. Bu nedenle çınlamayı tek başına değerlendirmiyoruz, eşlik eden bulgularla birlikte inceliyoruz. Bazen de tüm incelemelere rağmen belirgin bir neden saptanamayabiliyor. Hastanın işitmesi normal olabilir ve standart işitme testlerinde herhangi bir sorun görülemeyebilir. Ancak buna rağmen çınlama devam edebilir. Bu durumda iç kulaktaki hücrelerle sinirin birleşim noktalarında, standart testlerle kolayca tespit edilemeyen problemler olabileceğini düşünürüz. Daha ileri testlerle bu alanları değerlendirmeye çalışırız şeklinde konuştu.

TEDAVİDE AMAÇ SESİ DEĞİL, YAŞAM KALİTESİNİ İYİLEŞTİRMEK

Özer, tedavide temel amacın her zaman sesi tamamen ortadan kaldırmak değil, öncelikle çınlamaya eşlik eden bir hastalık varsa onu tedavi etmeye çalışmak olduğunun altını çizerek şunları kaydetti: Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise beynin sesi algılama düzeyini azaltmayı hedefleriz. İşitme kaybı bulunan hastalarda tedavi süreci daha kolay ilerleyebiliyor ve bu kişilere işitme cihazı önerebiliyoruz. Günümüzde bazı işitme cihazlarının içinde tinnitusu maskeleyen beyaz gürültü sistemleri bulunuyor. Hastanın çınlamasının frekans ve şiddetinin belirlenmesinin ardından buna uygun beyaz gürültü sesleri, kişinin sevdiği müziklerin arka planına yerleştirilerek çınlama sesi maskeleniyor. Böylece hem işitme düzeliyor hem de çınlama algısı azaldığı için kişinin yaşam kalitesi artırılabiliyor. İşitme kaybı olmayan hastalarda öncelikle hastaya çınlamanın nasıl oluştuğunu ayrıntılı şekilde anlatıyoruz. Hastalar, duydukları sesin neden oluştuğu ve ciddi bir beyin hastalığıyla ilişkili olup olmadığına dair kaygılanıyorlar. Çınlamanın mekanizmasını açıklamak bile çoğu zaman hastayı rahatlatabiliyor. Çınlamanın yaşam kalitesini ciddi ölçüde etkileyebildiğini, uyku sorunlarına ve yoğun kaygıya yol açabildiğini belirten Özer, bu tür durumlarda bilişsel terapi gibi yöntemlerden yararlanıldığını söyledi. Özer, Klinik ortamda çeşitli ölçekler ve anketler aracılığıyla çınlamanın kişinin günlük yaşamını ne derece etkilediğini değerlendiriyoruz. Gerekli gördüğümüz durumlarda ise hastalarımızı psikoloji veya psikiyatri desteğine yönlendiriyoruz dedi. İlaç tedavisinde dikkatli olunması gerektiğini vurgulayan Özer, vitamin ve mineral eksiklikleri ya da sistemik hastalıklar söz konusuysa öncelikle bunların tedavi edilmesinin önem taşıdığını ifade etti. Bu tür sorunların bulunmadığı durumlarda ise kulak çınlamasını tamamen ortadan kaldıran, güçlü ve kesin etkili bir ilaçtan söz etmenin mümkün olmadığını belirten Özer, bazı hastalarda ilaçların psikolojik rahatlama sağlayan plasebo etkisi gösterebildiğini de kaydetti. SOSYAL MEDYADAKİ BİLGİ KİRLİLİĞİNE DİKKAT! Özer, son olarak sağlıkla ilgili bilgilerin sosyal medya ve dijital platformlarda doğru kaynaklardan alınmasının önemini vurgulayarak, Bu nedenle bilimsel ve uzman görüşlerine dayanan içeriklerin toplumla paylaşılması son derece değerlidir diyerek sözlerini tamamladı.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 19:42:54 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>&amp;#39;Yeni nesil tedavi çalışmaları ALS ile mücadelede umut vaat ediyor&amp;#39;</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/yeni-nesil-tedavi-calismalari-als-ile-mucadelede-umut-vaat-ediyor/1733030/</guid>
		   <description>ANKARA, (DHA)- ALS tedavisinde uzun yıllar boyunca seçeneklerin sınırlı kaldığını ifade eden Nöroloji Uzmanı Dr</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/39yeni-nesil-tedavi-calismalari-als-ile-mucadelede-umut-vaat-ediyor39.jpg" />
 ALS tedavisinde uzun yıllar boyunca seçeneklerin sınırlı kaldığını ifade eden Nöroloji Uzmanı Dr. Nurten Ölmez, &amp;quot;Yapay zeka destekli modellemeler, gen terapileri ve sinir hücrelerini korumaya yönelik yeni nesil tedavi çalışmaları ALS ile mücadelede geleceğe yönelik önemli umutlar sunuyor&amp;quot; dedi. Lokman Hekim Akay Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Nurten Ölmez, Amyotrofik Lateral Sklerozun (ALS), hareket etmemizi sağlayan motor sinir hücrelerini etkileyen ilerleyici bir nörolojik hastalık olduğunu belirtti. ALS&amp;#39;nin toplumda çoğu zaman yanlış bilinen yönleri bulunduğunu ifade eden Ölmez, &amp;quot;ALS bir kas hastalığı değil, motor sinir hücrelerinin hastalığı. Hastaların büyük bölümünde dokunma, ağrı ve sıcaklık hissi korunuyor&amp;quot; dedi. Ölmez, ALS&amp;#39;nin her bireyde aynı şekilde başlamadığını, ilk belirtilerin elde güçsüzlük, ayağa takılma, konuşma bozukluğu veya yutma güçlüğü şeklinde ortaya çıkabileceğini ifade etti. &amp;#39;ALS&amp;#39;NİN SEYRİ VE İLERLEME HIZI KİŞİDEN KİŞİYE FARKLILIK GÖSTEREBİLİR&amp;#39; Nöroloji Uzmanı Dr. Ölmez ALS&amp;#39;nin yalnızca ileri yaşlarda görüldüğü, hastaların hiçbir şey hissetmediği veya zeka fonksiyonlarının mutlaka bozulduğu yönündeki düşüncelerin gerçeği yansıtmadığını belirtti. ALS tanısı alan her kişinin kısa sürede tüm fonksiyonlarını kaybetmesinin söz konusu olmadığını belirten Ölmez, hastalığın seyri ve ilerleme hızının kişiden kişiye farklılık gösterebildiğini ifade etti. &amp;#39;ERKEN TANI VE MULTİDİSİPLİNER YAKLAŞIM YAŞAM KALİTESİNİ ARTIRIYOR&amp;#39; ALS&amp;#39;nin yalnızca fiziksel etkileri olan bir hastalık olmadığını belirten Ölmez, &amp;quot;Bu hastalık kişinin günlük yaşamını, ailesini ve sosyal çevresini de etkiliyor. Erken tanı, düzenli takip ve multidisipliner yaklaşım sayesinde hastaların yaşam kalitesinde önemli iyileşmeler sağlanabiliyor&amp;quot; ifadelerini kullandı. Hastalığın ilerleyici yapısına rağmen günümüzde yaşam kalitesini artırmaya yönelik çok sayıda destekleyici uygulamanın bulunduğunu aktaran Ölmez, fizik tedavi ve rehabilitasyon, solunum desteği, beslenme desteği, konuşma ve iletişim yardımcıları ile göz hareketleriyle çalışan iletişim sistemlerinin hastaların günlük yaşamını kolaylaştırdığını ifade etti. &amp;#39;HAREKET AZALSA DA İLETİŞİM VE YAŞAM DEVAM EDER&amp;#39; ALS hastalarının düşünmeye, hissetmeye, sevmeye ve karar vermeye devam ettiğini belirten Nöroloji Uzmanı Dr. Ölmez, &amp;quot;Hareket kabiliyetindeki azalma kişinin hayata olan bağlılığının azaldığı anlamına gelmez. Aile desteği, anlayış ve sosyal dayanışma ALS ile mücadelede en güçlü desteklerden biridir. Psikolojik ve sosyal destekte tedavi sürecinin önemli parçaları arasında yer alıyor&amp;quot; diye konuştu. &amp;#39;YENİ NESİL TEDAVİ ÇALIŞMALARI UMUT VERİYOR&amp;#39;Nöroloji Uzmanı Dr. Nurten Ölmez, ALS tedavisinde uzun yıllar boyunca seçeneklerin sınırlı kaldığını ifade ederken, şu bilgileri paylaştı: &amp;quot;Son dönemde yürütülen klinik araştırmalar hastalığın seyrini değiştirebilecek yeni nesil tedavilere odaklandı. Özellikle yapay zeka destekli modellemeler, doğrudan hatalı genleri hedef alan yenilikçi gen terapileri ve sinir hücrelerini ölümden korumayı amaçlayan moleküler tedavi çalışmaları öne çıkıyor. Hatalı genleri hedef alan gen temelli tedaviler ile nöroprotektif yaklaşımlar üzerine yürütülen çalışmalar, ALS tedavisinde geleceğe yönelik önemli umutlar sunuyor.&amp;quot; DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 10:11:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Böbrek nakliyle sağlığına kavuştu, çay hasreti son buldu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/bobrek-nakliyle-sagligina-kavustu-cay-hasreti-son-buldu/1733029/</guid>
		   <description>İrem BAŞDAŞ/ANTALYA, (DHA)- BÖBREK yetmezliği nedeniyle 12 yıl diyaliz tedavisi gören Emine Zorbaz, uygun donörün bulunmasıyla Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Hastanesi&amp;#39;nde nakil oldu</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/bobrek-nakliyle-sagligina-kavustu-cay-hasreti-son-buldu.jpg" />
 BÖBREK yetmezliği nedeniyle 12 yıl diyaliz tedavisi gören Emine Zorbaz, uygun donörün bulunmasıyla Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Hastanesi&amp;#39;nde nakil oldu. Zorbaz, &amp;quot;Diyaliz sürecinde çayı çok sınırlı tüketebiliyordum. Başkası içerken canım çekerdi, şimdi istediğim kadar içebileceğim&amp;quot; dedi. Antalya&amp;#39;da yaşayan 2 çocuk annesi Emine Zorbaz, 2013 yılında sağlık sorunları nedeniyle uzun bir tedavi sürecine girdi. Kullanılan ilaçlar sonrası böbreklerinden birini kaybeden Zorbaz, diğer böbreğinin de yetersiz çalışması nedeniyle 12 yıl diyaliz tedavisi gördü. Geçen hafta AÜ Hastanesi&amp;#39;nde yapılan böbrek nakliyle sağlığına kavuşan Zorbaz, tedavi sürecinde en çok sıvı tüketimindeki kısıtlamaların kendisini zorladığını belirtti. Zorbaz, naklin ardından en büyük mutluluğunun özgürce çay içebilmek ve sağlıklı bir yaşama yeniden adım atmak olduğunu ifade etti.&amp;#39;TEK İSTEĞİM YENİDEN SAĞLIKLI HAYAT SÜREBİLMEK&amp;#39;Tedavi sürecini anlatan Emine Zorbaz, &amp;quot;2013 yılında bu rahatsızlığım nedeniyle tedavi görmeye başladım. Hastaneye gidip geldim. Bana ağrı kesiciler verdiler. Önce migren, ardından baş ağrısı teşhisi koydular. Ancak kullandığım ilaçlar nedeniyle böbreklerimden birini kaybettim. Diğer böbreğim de çok az çalışıyordu. Yaklaşık 12 yıldır diyalize giriyorum. Süreç boyunca tek hayalim sağlığıma kavuşmaktı. Başka hiçbir hayalim yoktu, tek isteğim yeniden sağlıklı bir hayat sürebilmekti. Nakil olmama vesile olan herkese gönülden teşekkür ediyorum&amp;quot; dedi. &amp;#39;ÇAY İÇMEK BENİ MUTLU EDİYOR&amp;#39;Diyaliz sürecinde sıvı tüketimi ile başa çıkmaya çalıştığını kaydeden Zorbaz, &amp;quot;Diyaliz sürecinde çayı çok sınırlı tüketebiliyordum. En fazla bir bardak içmeme izin vardı, daha fazlasını tüketemiyordum. Su konusunda da kısıtlamalarım vardı. Günlük en fazla yarım litre ile 1 litre arasında su içebiliyordum. Bu miktar da vücut ağırlığıma göre belirleniyordu. Çay içmek beni mutlu ediyor. Kahve ya da kola gibi içecekleri sevmem ama çayı çok severim. Buna rağmen sıvı kısıtlaması nedeniyle 1 bardaktan fazlasını içmezdim. Canım daha fazlasını istese bile kendimi kontrol altında tutardım. Başkası içerken canım çekerdi, şimdi istediğim kadar içebileceğim&amp;quot; diye konuştu. DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 10:02:07 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Kabızlık için kullandığı bitkisel karışım sonrası karaciğer nakli oldu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/kabizlik-icin-kullandigi-bitkisel-karisim-sonrasi-karaciger-nakli-oldu/1733013/</guid>
		   <description>İSTANBUL, (DHA)- KABIZLIK şikayetine karşı çevresinin tavsiyesiyle kullandığı bitkisel karışımın yol açtığı karaciğer yetmezliği nedeniyle 70 yaşındaki Medet Akhan, Organ Nakli Uzmanı Prof</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/kabizlik-icin-kullandigi-bitkisel-karisim-sonrasi-karaciger-nakli-oldu.jpg" />
 KABIZLIK şikayetine karşı çevresinin tavsiyesiyle kullandığı bitkisel karışımın yol açtığı karaciğer yetmezliği nedeniyle 70 yaşındaki Medet Akhan, Organ Nakli Uzmanı Prof. Dr. Onur Yaprak tarafından gerçekleştirilen canlı vericili karaciğer nakliyle yeniden sağlığına kavuştu. Yaşadığı süreci anlatan Medet Akhan, &amp;quot;Benim yaşadıklarımı kimse yaşamasın. Kulaktan dolma tavsiyelerle, doğal diye bitkisel ürün kullanılmamalı. Mutlaka doktora danışılmalı&amp;quot; dedi. Yıllarca sağlıklı bir yaşam süren 70 yaşındaki Medet Akhan, kabızlık şikayeti nedeniyle kullandığı bitkisel karışımın ardından karaciğer yetmezliği yaşadı. Medipol Mega Üniversite Hastanesi Organ Nakli Uzmanı Prof. Dr. Onur Yaprak ve ekibinin gerçekleştirdiği canlı vericili karaciğer nakliyle yeniden hayata tutunan Akhan, yaşadıklarının başkalarının da başına gelmemesi için uyarırken, Prof. Dr. Yaprak bilinçsiz kullanılan bitkisel ürünlerin ciddi riskler taşıdığına dikkat çekti. &amp;#39;BİTKİSEL KARIŞIM KARACİĞER YETMEZLİĞİNE YOL AÇTI&amp;#39;Organ Nakli Uzmanı Prof. Dr.Yaprak, 70 yaşındaki hastanın kabızlık şikayeti nedeniyle çevresinin tavsiyesiyle bitkisel bir karışım kullandığını belirterek, &amp;quot;Hastamız yaklaşık 10 farklı etken madde içeren bitkisel bir karışımı bir hafta kadar kullanıyor. Ardından sarılık geçiriyor ve karaciğer enzimleri hızla yükseliyor. Üç-dört ay boyunca sarılığı düzelmeyen hastamız, farklı merkezlerde tedavi görmesine rağmen iyileşemiyor. En son olarak karaciğer nakli için bize başvurdu. Hastamızın kızından canlı vericili karaciğer nakli gerçekleştirdik. Şu anda sağlık durumu iyi ve kontrollerine düzenli olarak geliyor&amp;quot; dedi.&amp;#39;DOĞAL OLMASI ZARARSIZ OLDUĞU ANLAMINA GELMİYOR&amp;#39;Hastada bitkisel karışıma bağlı toksik hepatit geliştiğini ifade eden Prof. Dr. Yaprak, &amp;quot;Kullanılan ürünlerin içeriği ilk bakışta masum görünebilir ancak hastamızda toksik hepatit gelişiyor. Karaciğerinde hafif siroz vardı ancak tek başına bu durum nakil gerektirecek düzeyde değildi. Bitkisel karışımın oluşturduğu toksik hasar mevcut tabloyla birleşince karaciğer yetmezliği gelişti. Bu nedenle içeriği bilinmeyen ürünleri, doğal bile olsalar bilinçsiz şekilde kullanmamak gerekiyor. Özellikle birden fazla etken madde içeren karışımların vücutta nasıl etki göstereceğini öngörmek mümkün olmayabiliyor&amp;quot; diye konuştu.&amp;#39;KOMŞUMA İYİ GELDİ DİYE KULLANMAYIN&amp;#39;Bitkisel ürünlerin kişiden kişiye farklı sonuçlar doğurabileceğini belirten Prof. Dr. Yaprak, &amp;quot;Reçeteli ilaçların güvenlik çalışmaları binlerce hasta üzerinde yapılıyor ve olası yan etkileri yakından takip ediliyor. Ancak reçetesiz satılan birçok bitkisel ürün için aynı bilimsel veriler bulunmuyor. &amp;#39;Komşuma iyi geldi, bana da iyi gelir&amp;#39; düşüncesi son derece yanlış. Çünkü yan etkiyi belirleyen en önemli faktörlerden biri kişinin genetik yapısıdır. Ayrıca kullanılan bitkisel ürünler, kronik hastalıklar için alınan ilaçlarla etkileşime girerek bağışıklık sistemini tetikleyebilir ve ciddi karaciğer hasarına neden olabilir. Bu hastamız da bilinçsiz bitkisel ürün kullanımının oluşturabileceği risklerin en çarpıcı örneklerinden biri oldu&amp;quot; ifadelerini kullandı.&amp;#39;SAĞLIKLIYDIM, BİR BİTKİSEL KARIŞIM HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ&amp;#39;70 yaşındaki Medet Akhan, bitkisel karışımı kullanmadan önce herhangi bir sağlık sorunu yaşamadığını belirterek, &amp;quot;Hiçbir rahatsızlığım yoktu. Top oynayabiliyor, merdivenleri rahatlıkla çıkabiliyordum. Sadece kabızlığa bağlı gaz ve şişkinlik şikâyetim vardı. Bir yakınımın tavsiyesi üzerine bitkisel bir karışım kullanmaya başladım. Yaklaşık bir hafta kullandım, kısa bir ara verdikten sonra birkaç gün daha içmeye devam ettim. İçeriğinin bu kadar fazla bitki içerdiğini bilmiyordum. Sonradan tavsiye eden kişi de kullanmayı bıraktığını söyledi ama artık iş işten geçmişti. İlacı bıraktım ancak o beni bırakmadı&amp;quot; dedi.&amp;#39;KİMSE KULAKTAN DOLMA TAVSİYELERLE BU ÜRÜNLERİ KULLANMASIN&amp;#39;Bitkisel karışımı kullandıktan sonra halsizlik yaşamaya başladığını anlatan Akhan, &amp;quot;Bir anda kendimi sürekli yorgun hissetmeye başladım. Normalde oturduğum yerde uyuyan biri değilim ama koltukta uyuyakalacak kadar halsizleşmiştim. Çocuklarımı telaşlandırmamak için bir süre durumu paylaşmadım. Sonrasında Medipol&amp;#39;e başvurduk. Burada çok yakından ilgilendiler ve karaciğer nakli oldum. Bugün yeniden sağlığıma kavuştuğum için çok mutluyum. Benim yaşadıklarımı kimse yaşamasın. Kulaktan dolma tavsiyelerle, doğal diye bitkisel ürün kullanılmamalı. Mutlaka doktora danışılmalı&amp;quot; diye konuştu.DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Tue, 30 Jun 2026 09:29:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Zayıflama iğnelerinde büyük risk: Vakalar ikiye katlandı...</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/zayiflama-ignelerinde-buyuk-risk-vakalar-ikiye-katlandi/1732985/</guid>
		   <description>Hollandada son dönemde giderek yaygınlaşan zayıflama iğneleri, sağlık otoritelerini endişelendiren bir tabloyu beraberinde getirdi. Özellikle doktor kontrolü dışında ve reçetesiz şekilde kullanılan bu enjeksiyonlara bağlı sağlık sorunlarının son bir yıl içinde ciddi şekilde arttığı bildirildi. Resmi veriler, kontrolsüz kullanımın oluşturduğu risklerin artık göz ardı edilemeyecek boyuta ulaştığını ortaya koyuyor.</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/zayiflama-ignelerinde-buyuk-risk-vakalar-ikiye-katlandi-9199.jpg" />
Hollanda Kamu Yayın Kuruluşu NOS tarafından aktarılan bilgilere göre, Ulusal Zehirlenme Bilgi Merkezinin kayıtları, zayıflama iğnesi kullanımına bağlı vakalarda dikkat çekici bir yükseliş yaşandığını gösteriyor. Uzmanlar, bu artışın yalnızca bildirilen vakaları kapsadığına dikkat çekerken, gerçek sayının çok daha yüksek olabileceği ihtimali üzerinde duruyor.

Resmi Veriler Bir Yılda İki Katına Yakın Artışa İşaret Ediyor

Ulusal Zehirlenme Bilgi Merkezi tarafından paylaşılan istatistikler, 2024 yılında 76 olan zayıflama iğnesine bağlı sağlık sorunu bildirimlerinin 2025 yılı itibarıyla 149a yükseldiğini ortaya koydu. Bu artış, sadece sayısal bir yükseliş değil, aynı zamanda halk sağlığı açısından büyüyen bir riskin de göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Yetkililer, bildirilmeyen vakaların da mevcut olduğunu ve bu nedenle gerçek tablonun daha geniş olabileceğini ifade ediyor. Özellikle hafif semptomlarla atlatılan ya da sağlık kuruluşlarına hiç başvurulmayan vakaların istatistiklere yansımadığı düşünülüyor.

Reçetesiz Temin ve Kontrolsüz Kullanım Öne Çıkıyor

Uzmanların dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, vakaların büyük bir bölümünün doktor gözetimi olmadan yapılan kullanım kaynaklı olması. Elde edilen verilere göre vakaların yaklaşık yüzde 40ı, ilaçların resmi sağlık sisteminin dışında temin edilmesiyle bağlantılı.

Son yıllarda sosyal medya ve internet üzerinden kolay erişilebilir hale gelen zayıflama iğneleri, kullanıcıları hızlı sonuç vaadiyle cezbediyor. Ancak bu durum, yanlış doz kullanımı ve uygun olmayan ürün tercihleri gibi ciddi riskleri de beraberinde getiriyor. Sağlık otoriteleri, bu tür ürünlerin bireysel kullanımda kontrol edilememesinin tehlikeyi artırdığını vurguluyor.

Uzmanlardan Artan Kullanıma Yönelik Ciddi Uyarılar

Sağlık alanında çalışan uzmanlar, zayıflama enjeksiyonlarının giderek daha fazla kişinin kendi başına kullanmaya yöneldiği bir pazar haline gelmesini "endişe verici bir gelişme" olarak değerlendiriyor. Özellikle medyada ve dijital platformlarda yaygınlaşan hızlı kilo verme söylemleri, bilinçsiz kullanımın önünü açan en önemli etkenlerden biri olarak görülüyor.



Aşırı doz veya yanlış kullanımın acil tıbbi müdahale gerektiren akut belirtilere yol açabileceği, uzun vadede ise karaciğer, böbrekler ve sinir sistemi üzerinde potansiyel zararlar oluşturabileceği belirtildi.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 21:55:23 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Kaşıntı deyip geçmeyin! Hamilelikte ciddi hastalığın ilk işareti olabilir</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/kasinti-deyip-gecmeyin-hamilelikte-ciddi-hastaligin-ilk-isareti-olabilir/1732921/</guid>
		   <description>Gebelik döneminde görülen bazı şikayetler, özellikle yaz aylarında sıcak havanın etkisiyle normal kabul edilerek göz ardı edilebiliyor. Ancak uzmanlar, anne adaylarında ortaya çıkan yaygın kaşıntının basit bir cilt sorunu olmayabileceğini, bazı durumlarda hem anne hem de bebeğin sağlığını tehdit eden ciddi hastalıkların habercisi olabileceğini belirtiyor. Ayrıca sıcak havalarda yaşanan sıvı kaybı ve artan vücut ısısı da gebelikte çeşitli riskleri beraberinde getirebiliyor.</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/kasinti-deyip-gecmeyin-hamilelikte-ciddi-hastaligin-ilk-isareti-olabilir-9121.jpg" />
Yaz aylarında hava sıcaklıklarının yükselmesi, anne adayları için bazı sağlık risklerini de beraberinde getiriyor. Özellikle gebelik döneminde vücudun sıvı ihtiyacının arttığını belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Cengizhan Kolata, sıcak havalarda yaşanan sıvı kaybının hem anne hem de bebek sağlığını olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekti.

YAZ SICAKLARINDA ANNE ADAYLARI DİKKATLİ OLMALI

Op. Dr. Kolata, Yaz aylarında artan sıcaklıklar gebeliği olumsuz etkileyebilir. Dehidratasyon nedeniyle tansiyon düşmesi, halsizlik, bayılma, yorgunluk, baş ağrıları ve kusma gibi şikayetler gelişebilir diye konuştu. Gebelikte günlük sıvı tüketiminin önemine değinen Op. Dr. Kolata, Anne adaylarının gün içinde sık aralıklarla sıvı tüketmesi gerekir. Günde en az 2,5-3 litre sıvı alınmalıdır. Bunun yanında aşırıya kaçmamak şartıyla günlük 2-5 gram tuz alımı da önemlidir. Sıvı ihtiyacı su, ayran, ev yapımı limonata ve kontrollü meyve tüketimiyle karşılanabilir. Ancak enerji içecekleri, gazlı içecekler ve yapay tatlandırıcı içeren ürünlerden uzak durulmalıdır ifadelerini kullandı.

ÖDEM VE TANSİYON YÜKSEKLİĞİ BİRLİKTE GÖRÜLÜRSE GEBELİK ZEHİRLENMESİ RİSKİ ARTABİLİR

Sıcak havalarda gebelerde ödem artışının sık görüldüğünü belirten Op. Dr. Kolata, bunun çoğu zaman sıcak ve hareketsizlikle ilişkili olduğunu söyledi. Op. Dr. Kolata, Özellikle sabah erken saatlerde veya akşam serinliğinde, kendini zorlamadan yapılan yürüyüşler oldukça faydalıdır dedi. Ödemin tansiyon yüksekliği ile birlikte görülmesi durumunda dikkatli olunması gerektiğini vurgulayan Op. Dr. Kolata, Ödem beraberinde tansiyon yüksekliği ile olursa bu durum gebelik zehirlenmesi olarak bilinen preeklampsinin habercisi olabilir. Böyle bir durumda mutlaka hekim değerlendirmesi gerekir ifadelerini kullandı.

SIVI KAYBI ERKEN DOĞUMU TETİKLEYEBİLİR

Gebelikte sıvı kaybının yalnızca anne sağlığını değil bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısını da etkileyebileceğini belirten Op. Dr. Kolata, Dehidratasyon erken doğumu tetikleyebilir. Aynı zamanda bebeğin içinde bulunduğu ortamdaki sıvının azalmasına da yol açabilir. Bunun sonucunda bebek riskli bir tabloyla karşı karşıya kalabilir açıklamasında bulundu. Özellikle gebeliğin son dönemlerinde elektrolit kaybına dikkat edilmesi gerektiğini belirten Op. Dr. Kolata, Son trimesterdeki anne adaylarının potasyum ve mineral açısından zengin besinleri tüketmesi önemli. Muz, kavun, karpuz ve kayısı gibi meyveler bu açıdan oldukça faydalıdır. Ayrıca cilt sağlığı için mango, şeftali, mor meyveler ve özellikle orman meyvelerini öneriyorum dedi.

KAŞINTIYI HAFİFE ALMAYIN

Yaz aylarında anne adaylarının bazı belirtileri normal kabul edip göz ardı etmemesi gerektiğini belirten Op. Dr. Kolata, özellikle yaygın kaşıntının önemsenmesi gerektiğini belirtti. Op. Dr. Kolata, Özellikle tüm vücudu kapsayan kaşıntılar son trimesterde cilt kuruluğu ya da böcek ısırığı sanılarak ihmal edilmemelidir. Bu durum, ciddi bir tablo olan gebelik kolestazının habercisi olabilir. Böyle durumlarda mutlaka kadın doğum uzmanına başvurulmalıdır dedi. Anne adaylarının yaz aylarında güneşin en yoğun olduğu saatlerde dışarı çıkmaktan kaçınması, hafif kıyafetler tercih etmesi ve sıvı tüketimini aksatmaması gerektiğini hatırlatan Kolata, gebelikte sıcak havaların dikkatli yönetilmesinin hem anne hem de bebek sağlığı açısından kritik olduğunu söyledi.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 16:04:04 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Bakan Memişoğlu: 41 kritik tıbbi cihazı yerli imkanlarla üretmek üzere yol haritamızı oluşturduk</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/bakan-memisoglu-41-kritik-tibbi-cihazi-yerli-imkanlarla-uretmek-uzere-yol-haritamizi-olusturduk/1732862/</guid>
		   <description>Ruken KADIOĞLU-Batuhan DURNAOĞLU/ANKARA, (DHA)- SAĞLIK Bakanı Kemal Memişoğlu, &amp;quot;Türkiye artık dünyanın takip ettiği sağlık teknolojilerini geliştiren bir ülke olma yolunda kararlılıkla ilerlemektedir</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/bakan-memisoglu-41-kritik-tibbi-cihazi-yerli-imkanlarla-uretmek-uzere-yol-haritamizi-olusturduk.jpg" />
 SAĞLIK Bakanı Kemal Memişoğlu, &amp;quot;Türkiye artık dünyanın takip ettiği sağlık teknolojilerini geliştiren bir ülke olma yolunda kararlılıkla ilerlemektedir. Bugün stratejik öneme sahip 41 kritik tıbbi cihazı yerli imkanlarla üretmek üzere yol haritamızı oluşturduk&amp;quot; dedi.Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) öncülüğünde Ankara Etlik Şehir Hastanesi Konferans Merkezi&amp;#39;nde &amp;#39;Sağlıkta Yerlileşme ve Stratejik İş Birliği Etkinliği ve Yerli Ürün Tanıtım Günleri&amp;#39; programı gerçekleştirildi. Programa Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, TÜSEB Başkanı Ümit Kervan, Ankara İl Sağlık Müdürü Ali Niyazi Kurtcebe, Ankara Etlik Şehir Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Mustafa Sırrı Kotanoğlu, OSTİM Medikal Sanayi Kümelenmesi Yönetim Kurulu Başkanı Fatin Dağçınar, sektör temsilcileri, kamu kurumları ve akademi temsilcileri katıldı. Programda, sağlıkta yerlileşme vizyonu, Ar-Ge ve teknoloji transferi çalışmaları ile yerli tıbbi cihaz üretimine yönelik stratejik iş birlikleri ele alındı. Program kapsamında yerli üretici firmalar tarafından geliştirilen tıbbi cihaz ve sağlık teknolojileri sergilendi.&amp;#39;TÜRKİYE SAĞLIKTA YÖN VEREN ÜLKELERDEN BİRİDİR&amp;#39;Programda konuşan Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, birinci basamak koruyucu sağlık hizmetlerinden şehir hastanelerine kadar çok güçlü bir altyapı oluşturduklarını ifade ederek, &amp;quot;Nitelikli insan kaynağımızla ve gelişmiş altyapımızla vatandaşlarımıza her gün milyonlarca muayene ve tedavi hizmetini kesintisiz olarak sunabiliyoruz. Türkiye artık sadece sağlık hizmeti sunan değil; bilgi üreten, teknoloji geliştiren ve sağlıkta yön veren ülkelerden biridir. Sahip olduğumuz bu güçlü altyapıyı ve nitelikli insan kaynağını yerli üretim sağlık teknolojileri hamlemizle çok daha ileri bir seviyeye taşıyoruz. Bu yeni dönemin stratejisine kısaca &amp;#39;Üreten Sağlık&amp;#39; diyoruz. Bu model; kendi sağlık teknolojilerini geliştiren, bilimini, mühendislik gücünü ve tecrübesini somut ürüne dönüştüren, küresel ölçekte rekabet eden bir ekosistem inşa etme idealidir. Türkiye&amp;#39;nin en büyük gücü sahip olduğu insan kaynağıdır. 45 gün gibi kısa bir sürede bu ülkenin üreticisi, mühendisi, hekimi ve bilim insanı bir araya geldi ve yerli solunum cihazımızı ürettik. Yoğun bakımda ve acil durumlarda çekilen görüntüleri yapay zeka ile işleyerek hekimlerimize anlık ön tanı desteği sağlayan yerli Mobil Dijital Röntgen cihazımızın ilk teslimatını gerçekleştirerek kamu hastanelerinde vatandaşlarımızın hizmetine sunduk&amp;quot; dedi.&amp;#39;MEME KANSERİ TARAMA VE TEŞHİS CİHAZI GELİŞTİRME SÜRECİNİ TAMAMLADIK&amp;#39;Bakan Memişoğlu, Türk mühendisleri ve hekimleri tarafından açık kalp cerrahisinde kullanılmak üzere geliştirilen yerli ve milli kalp-akciğer makinesi &amp;#39;LIFELINE HLM&amp;#39;nin yaklaşık 100 bin saatlik emeğin ürünü olduğuna dikkat çekerek, şöyle konuştu: &amp;quot;Dünyada yalnızca 3 ülkenin üretebildiği kalp-akciğer makinesinin piyasadaki en gelişmiş özelliklere sahip olanını tamamen öz kaynaklarımızla geliştirdik. Yerli kalp-akciğer makinemiz tasarımıyla, donanımıyla, yazılımıyla 3 ayrı alanda ödüle sahip bir cihaz. Türkiye artık dünyanın takip ettiği sağlık teknolojilerini geliştiren bir ülke olma yolunda kararlılıkla ilerlemektedir. Bu başarılar Sağlıklı Türkiye Yüzyılı&amp;#39;nın gurur kaynağıdır. Bugün stratejik öneme sahip 41 kritik tıbbi cihazı yerli imkanlarla üretmek üzere yol haritamızı oluşturduk. Yerli hasta başı monitörleri, hemodiyaliz ve anestezi cihazı projelerinde sona yaklaştık. Dünyada sınırlı sayıda ülkenin gerçekleştirebildiği yapay zeka destekli endoskopik kapsül görüntüleme cihazı çalışmalarımızı başarıyla sürdürüyoruz. Yerli Renkli Doppler Ultrasonografi cihazımız için geliştirme ve seri üretim sözleşmelerini imzaladık. İlk etapta yıllık 700 cihaz ve 3 farklı özellikte 2 bin 500 ultrason probu üreteceğiz. Hematoloji alanında yapay zeka destekli uzaktan tanı ve dijital değerlendirme imkanı sağlayan yerli olarak geliştirdiğimiz Mantiscope cihazının seri üretimine başladık. Mikrodalga Meme Kanseri Tarama ve Teşhis Sisteminde cihaz geliştirme süreçlerini tamamladık. İlk üretilen cihazları KETEM&amp;#39;lere kuracağız. Ayrıca aşı konusunda da büyük bir kararlılığımız var. Teknoloji transfer yöntemiyle ülkemize kazandırdığımız yerli üretim Hepatit A aşısını sahada kullanıma sunduk.&amp;quot; &amp;#39;2 YILDA 5 BİN 800 YENİLİKÇİ PROJE BAŞVURUSU ALDIK&amp;#39;Bakan Memişoğlu, fikri teknolojiye, teknolojiyi ise milli güce dönüştürdüklerini belirterek, &amp;quot;Oluşturduğumuz ekosistemle fikrin laboratuvarda doğmasından ürüne dönüşüp hastaya şifa olmasına kadar geçen tüm süreci devletimizin güvencesiyle tek çatı altında yönetiyoruz. Devreye aldığımız Üreten Sağlık Portalı ile üniversitelerimizde ve şehir hastanelerimizde kurduğumuz 25 teknoloji transfer ofisi aracılığıyla fikri olanı finansmanla, araştırmayı sanayiyle buluşturuyoruz. Sadece 2 yılda 5 bin 800&amp;#39;ün üzerinde yenilikçi proje başvurusu aldık. Araştırmacılarımızı ve sanayicilerimizi sürekli olarak teşvik ediyoruz. Sağlık Bakanlığımızca onaylanan, TÜSEB destekli klinik araştırma projelerini geri ödeme sistemine dahil ettik. Son bir yılda kamu tıbbi cihaz alımlarında yüzde 24 olan yerli üretim oranımızı yüzde 31&amp;#39;in üzerine çıkardık. Tıbbi cihaz ihracatımızın ithalatı karşılama oranı yaklaşık 20 puanlık artışla yüzde 43&amp;#39;e yükseldi. Yerli üretim sağlık teknolojilerinde elde edilen başarılarda ve ülkemizin Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonuyla tam bağımsız bir geleceğe yürümesinde en büyük pay; fedakar sağlık çalışanlarımıza, azimle üreten bilim insanlarımıza ve sanayicilerimize aittir&amp;quot; diye konuştu.TÜSEB BAŞKANI KERVAN: ÜRETEN SAĞLIK MODELİNİ BAŞLATIYORUZTÜSEB Başkanı Ümit Kervan ise, sağlıkta bir değişim sürecini başlattıklarını ifade ederek, &amp;quot;Mükemmel bir sağlık sisteminde sağlık hizmeti veriyoruz. Ama üretim tarafında da bir değişim başlatıyoruz. Artık TÜSEB, Sağlık Bakanlığı, akademisyenler ve yöneticilerle birlikte üreten sağlık modelini başlatıyoruz. Şunu biliyoruz ki günümüzde artık ne devletler ne de şirketler tek başına yeterli oluyor. Ekosistemler ne kadar güçlüyse o kadar başarılı olunuyor. Dünyanın en güçlü şirketi olabilirsiniz ama ekosisteminiz yoksa rekabet edemezsiniz. Rekabet edebilmeniz için güçlü üniversitelere, güçlü akademisyenlere ve çok iyi yöneticilere ihtiyacınız var. Üreten Sağlık Portalı&amp;#39;nın her geçen gün sayısı artıyor; 8 binleri geçti, her ay yaklaşık 1000 civarında başvuru ve kayıt oluyor. Üreten Sağlık Portalı&amp;#39;nın sizlerle birlikte büyüyeceğini biliyoruz. Biz daha önce &amp;#39;Yapabilir miyiz?&amp;#39; sorusunu sorarken artık bugün dünyanın hangi teknolojisini yapalım ve dünyaya faydalı olabilecek hangi kısmını geliştirelim diye düşünmemiz gerekiyor&amp;quot; dedi. DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 14:02:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>&amp;#39;Dijital bağımlılık nedeniyle tedavi gören çocuk sayısı artıyor&amp;#39;</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/dijital-bagimlilik-nedeniyle-tedavi-goren-cocuk-sayisi-artiyor/1732807/</guid>
		   <description>ANKARA, (DHA)- DİJİTAL bağımlılık nedeniyle tedavi gören çocuk sayısının arttığını ifade eden Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Uzmanı Dr</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/39dijital-bagimlilik-nedeniyle-tedavi-goren-cocuk-sayisi-artiyor39.jpg" />
 DİJİTAL bağımlılık nedeniyle tedavi gören çocuk sayısının arttığını ifade eden Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Uzmanı Dr. Samet Can Demirci, &amp;quot;Dijital bağımlılık nedeniyle tedavi gören çocuklarda okula gitmeme, uyumama, yemek yememe ve tuvalet ihtiyacını erteleme gibi ciddi sorunlar görülebilir. Bağımlılığın erken dönemde fark edilmesi büyük önem taşıyor&amp;quot; dedi. .                                                          Lokman Hekim Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Özgür Köy Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi&amp;#39;nde yürütülen çalışmalara ve dijital bağımlılık nedeniyle tedavi gören çocukların durumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Lokman Hekim Üniversitesi Ankara Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Uzmanı Dr. Samet Can Demirci, telefon ve internet kullanımının tek başına bağımlılık anlamına gelmediğini belirtti. Demirci, asıl sorunun ekran dışında zaman geçirememe ve başka faaliyetlerden keyif alamama olduğunu dile getirdi. Dijital bağımlılığın genellikle yavaş ilerlediğine dikkat çeken Demirci, ailelerin ilk belirtileri çoğu zaman göz ardı ettiğini, sorun derinleştikçe müdahalenin daha da güçleştiğini kaydetti. &amp;#39;ERKEN YAŞTA EKRAN MARUZİYETİ BAĞIMLILIK RİSKİNİ ARTIRIYOR&amp;#39; Parlak renkler ve hızlı hareket içeren dijital içeriklerin çocukların beynindeki ödül mekanizmasını etkilediğini belirten Demirci, &amp;quot;Ekran kullanımı yüksek ve hızlı dopamin salınımına yol açıyor. Bu durum sosyal etkinliklerden alınan haz duygusunu azaltabilir&amp;quot; dedi. Demirci, özellikle bebeklik dönemindeki ekran maruziyetinin ilerleyen yaşlarda bağımlılık riskini artırdığını ifade etti. Yemek yedirirken çocukların ekran karşısına oturtulmasının sık yapılan hatalardan biri olduğunu dile getiren Demirci, bu alışkanlığın ilerleyen dönemlerde yeme bozuklukları ve obezite gibi sağlık sorunlarına zemin hazırlayabileceği uyarısında bulundu. &amp;#39;İLK İKİ YAŞTA EKRAN ÖNERİLMİYOR&amp;#39; Demirci, çocukların ilk iki yaş boyunca ekranla tanıştırılmaması gerektiğinin altını çizerek, 2-3 yaş aralığında ise ekran süresinin günlük yarım saatle sınırlandırılmasını önerdiklerini aktardı. Ailelerin çocukları sakinleştirmek amacıyla ekran kullanımına yönelmesinin önemli bir risk oluşturduğunu kaydeden Demirci, bunun çocuklara ekranı bir rahatlama ve duygu düzenleme aracı olarak öğrettiğini ifade etti. Çocukların zamanla duygularıyla baş etmek yerine ekrana yönelmeye başladığını belirten Demirci, bu durumun ilerleyen yaşlarda dijital bağımlılık gelişme riskini tetiklediğini söyledi. &amp;#39;EKRAN SÜRESİNİ AZALTMAK TEK BAŞINA YETERLİ DEĞİL&amp;#39; Dijital bağımlılığın altında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, depresyon, anksiyete, akran zorbalığı veya farklı psikososyal sorunların bulunabileceğine dikkati çeken Demirci, tedavi sürecinde yalnızca ekran süresinin azaltılmasının yeterli olmadığını belirtti. Bağımlılığa neden olan temel etkenlerin de titizlikle değerlendirilmesi gerektiğini belirten Demirci, kalıcı çözüm için bütüncül bir yaklaşımın önem taşıdığını söyledi. &amp;#39;ÇOCUKLARIN ELİNDEN CİHAZLARI ANİDEN ALMAYIN&amp;#39; Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Uzmanı Dr. Samet Can Demirci, çocukların elinden bilgisayar veya telefonun aniden alınmasının ciddi çatışmalara yol açabileceğini belirterek, ailelerin öncelikle çocukla sağlıklı iletişim kurması ve ekran kullanımının altında yatan nedenleri anlamaya çalışması gerektiğini ifade etti. Ailelere çocuklarının düşüncelerini dinlemeleri, fikirlerine değer vermeleri ve onlarla kaliteli zaman geçirmeleri tavsiyesinde bulunan Demirci, çocukların koşulsuz sevgi gördüklerini hissetmelerinin sağlıklı gelişimleri açısından büyük önem taşıdığını kaydetti.DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 11:46:05 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>&amp;#39;Gebeler yaz sıcaklarında sıvı kaybı riskine dikkat etmeli&amp;#39;</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/gebeler-yaz-sicaklarinda-sivi-kaybi-riskine-dikkat-etmeli/1732764/</guid>
		   <description>İSTANBUL, (DHA)- YAZ aylarında artan sıcaklıkların anne adayları üzerinde ciddi etkiler oluşturabileceğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/39gebeler-yaz-sicaklarinda-sivi-kaybi-riskine-dikkat-etmeli39.jpg" />
 YAZ aylarında artan sıcaklıkların anne adayları üzerinde ciddi etkiler oluşturabileceğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Cengizhan Kolata, &amp;quot;Anne adaylarının gün içinde sık aralıklarla sıvı tüketmesi gerekir. Günde en az 2,5-3 litre sıvı alınmalı. Gebelikte sıvı kaybı tansiyon düşüklüğünden erken doğum riskine kadar birçok soruna yol açabilir. Özellikle son trimesterde sıvı ve mineral dengesi büyük önem taşır&amp;quot; dedi.Yaz aylarında hava sıcaklıklarının yükselmesi, anne adayları için bazı sağlık risklerini de beraberinde getiriyor. Özellikle gebelik döneminde vücudun sıvı ihtiyacının arttığını belirten Medical Park Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Cengizhan Kolata, sıcak havalarda yaşanan sıvı kaybının hem anne hem de bebek sağlığını olumsuz etkileyebileceğine dikkat çekti.&amp;#39;YAZ SICAKLARINDA ANNE ADAYLARI DİKKATLİ OLMALI&amp;#39;Op. Dr. Kolata, &amp;quot;Yaz aylarında artan sıcaklıklar gebeliği olumsuz etkileyebilir. Dehidratasyon nedeniyle tansiyon düşmesi, halsizlik, bayılma, yorgunluk, baş ağrıları ve kusma gibi şikayetler gelişebilir&amp;quot; diye konuştu.Gebelikte günlük sıvı tüketiminin önemine değinen Op. Dr. Kolata, &amp;quot;Anne adaylarının gün içinde sık aralıklarla sıvı tüketmesi gerekir. Günde en az 2,5-3 litre sıvı alınmalıdır. Bunun yanında aşırıya kaçmamak şartıyla günlük 2-5 gram tuz alımı da önemlidir. Sıvı ihtiyacı su, ayran, ev yapımı limonata ve kontrollü meyve tüketimiyle karşılanabilir. Ancak enerji içecekleri, gazlı içecekler ve yapay tatlandırıcı içeren ürünlerden uzak durulmalıdır&amp;quot; ifadelerini kullandı.&amp;#39;ÖDEM VE TANSİYON YÜKSEKLİĞİ BİRLİKTE GÖRÜLÜRSE GEBELİK ZEHİRLENMESİ RİSKİ ARTABİLİR&amp;#39;Sıcak havalarda gebelerde ödem artışının sık görüldüğünü belirten Op. Dr. Kolata, bunun çoğu zaman sıcak ve hareketsizlikle ilişkili olduğunu söyledi. Op. Dr. Kolata, &amp;quot;Özellikle sabah erken saatlerde veya akşam serinliğinde, kendini zorlamadan yapılan yürüyüşler oldukça faydalıdır&amp;quot; dedi.Ödemin tansiyon yüksekliği ile birlikte görülmesi durumunda dikkatli olunması gerektiğini vurgulayan Op. Dr. Kolata, &amp;quot;Ödem beraberinde tansiyon yüksekliği ile olursa bu durum gebelik zehirlenmesi olarak bilinen preeklampsinin habercisi olabilir. Böyle bir durumda mutlaka hekim değerlendirmesi gerekir&amp;quot; ifadelerini kullandı.&amp;#39;SIVI KAYBI ERKEN DOĞUMU TETİKLEYEBİLİR&amp;#39;Gebelikte sıvı kaybının yalnızca anne sağlığını değil bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısını da etkileyebileceğini belirten Op. Dr. Kolata, &amp;quot;Dehidratasyon erken doğumu tetikleyebilir. Aynı zamanda bebeğin içinde bulunduğu ortamdaki sıvının azalmasına da yol açabilir. Bunun sonucunda bebek riskli bir tabloyla karşı karşıya kalabilir&amp;quot; açıklamasında bulundu.Özellikle gebeliğin son dönemlerinde elektrolit kaybına dikkat edilmesi gerektiğini belirten Op. Dr. Kolata, &amp;quot;Son trimesterdeki anne adaylarının potasyum ve mineral açısından zengin besinleri tüketmesi önemli. Muz, kavun, karpuz ve kayısı gibi meyveler bu açıdan oldukça faydalıdır. Ayrıca cilt sağlığı için mango, şeftali, mor meyveler ve özellikle orman meyvelerini öneriyorum&amp;quot; dedi.&amp;#39;KAŞINTIYI HAFİFE ALMAYIN&amp;#39;Yaz aylarında anne adaylarının bazı belirtileri normal kabul edip göz ardı etmemesi gerektiğini belirten Op. Dr. Kolata, özellikle yaygın kaşıntının önemsenmesi gerektiğini belirtti.Op. Dr. Kolata, &amp;quot;Özellikle tüm vücudu kapsayan kaşıntılar son trimesterde cilt kuruluğu ya da böcek ısırığı sanılarak ihmal edilmemelidir. Bu durum, ciddi bir tablo olan gebelik kolestazının habercisi olabilir. Böyle durumlarda mutlaka kadın doğum uzmanına başvurulmalıdır&amp;quot; dedi.Anne adaylarının yaz aylarında güneşin en yoğun olduğu saatlerde dışarı çıkmaktan kaçınması, hafif kıyafetler tercih etmesi ve sıvı tüketimini aksatmaması gerektiğini hatırlatan Kolata, gebelikte sıcak havaların dikkatli yönetilmesinin hem anne hem de bebek sağlığı açısından kritik olduğunu söyledi.DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 10:00:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>&amp;#39;Bir ünite kan, bir insanın hayatını kurtarabilir&amp;#39;</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/bir-unite-kan-bir-insanin-hayatini-kurtarabilir/1732759/</guid>
		   <description>Melike USLU- Hadican EROL/İSTANBUL, (DHA)- ÖZELLİKLE gençlerin ve sağlıklı bireylerin kan bağışına daha fazla katılım göstermesi gerektiğini söyleyen Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/39bir-unite-kan-bir-insanin-hayatini-kurtarabilir39.jpg" />
 ÖZELLİKLE gençlerin ve sağlıklı bireylerin kan bağışına daha fazla katılım göstermesi gerektiğini söyleyen Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, &amp;quot;İnsanlar kan bağışlamazsa, biz de hastalara kan nakli yapamayız. Bu nedenle tıbbın ihtiyaç duyduğu şey, kendisini sağlıklı hisseden bireylerin düzenli aralıklarla kan bağışında bulunmasıdır. Çünkü günümüzde kanın yerini alabilecek herhangi bir tıbbi ürün ya da yöntem yoktur. Sağlıklı insanların kan bağışlaması bu yüzden büyük önem taşıyor. Kan bağışlayabilecek herkese, özellikle de 18 yaşını yeni dolduran gençlere mesajım şudur: Sağlığımızı paylaşalım. Çünkü bir ünite kan, bir insanın hayatını kurtarabilir&amp;quot; dedi.Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, Türkiye&amp;#39;nin yıllık kan ihtiyacının yaklaşık 3 milyon ünite olduğunu belirterek, düzenli kan bağışının hayati önem taşıdığını söyledi. Kanın yerini alabilecek herhangi bir tıbbi ürün bulunmadığını ifade eden Prof. Dr. Sönmezoğlu, &amp;quot;Günümüzde kanın yerini alabilecek herhangi bir tıbbi ürün ya da yöntem yoktur. Sağlıklı insanların kan bağışlaması bu yüzden büyük önem taşıyor&amp;quot; ifadelerini kullandı.&amp;#39;KANIN TEK KAYNAĞI GÖNÜLLÜ BAĞIŞÇILAR&amp;#39;Hastaların hayatını kurtaran, ameliyatlarda ve onkolojik tedavilerde vazgeçilmez olan kanın kaynağının hala gönüllü bağışçılar olduğunu söyleyen Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, &amp;quot;Dünyada hasta tedavileri ve tıp teknolojilerinde çok hızlı bir ilerleme yaşanıyor. Baş döndürücü bir gelişim sürecinin içindeyiz. Ancak bazı şeyler hala değişmiyor. Örneğin hastalara yapılan kan transfüzyonu, yani kan nakli. Hastaların hayatını kurtaran, ameliyatlarda ve onkolojik tedavilerde vazgeçilmez olan kanın kaynağı hala gönüllü bağışçılar. Eğer insanlar kan bağışlamazsa, biz de hastalara kan nakli yapamayız. Bu nedenle tıbbın ihtiyaç duyduğu şey, kendisini sağlıklı hisseden bireylerin düzenli aralıklarla kan bağışında bulunmasıdır. Çünkü günümüzde kanın yerini alabilecek herhangi bir tıbbi ürün ya da yöntem yoktur. Sağlıklı insanların kan bağışlaması bu yüzden büyük önem taşıyor&amp;quot; dedi.&amp;#39;KAN BAĞIŞI TOPLUMSAL SORUMLULUK&amp;#39;Kan bağışı için belirli kriterlerin bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Sönmezoğlu, &amp;quot;Peki herkes kan bağışlayabilir mi? Hayır. Kan bağışı için belirli kriterler bulunuyor. 18 ile 65 yaş arasında olan, kendisini sağlıklı hisseden, kronik bir hastalığı bulunmayan ve herhangi bir tedavi görmeyen kişiler kan bağışlayabilir. Hatta biz, bu kişilerin kan bağışlaması gerektiğini söylüyoruz. Çünkü tüm dünyanın karşı karşıya olduğu ortak bir sorun var. İnsanlar kendilerini iyi hissetseler de zaman ayırarak kan bağışında bulunmaktan giderek uzaklaşıyor. Ülkemizde de durum benzer. Kan bağışına uygun yaş aralığında ve sağlık durumunda olmasına rağmen birçok kişi kan vermeye yeterince zaman ayırmıyor. Bu nedenle kan bağışını bir toplumsal sorumluluk olarak görüyoruz&amp;quot; ifadelerini kullandı.&amp;#39;KAN BAĞIŞININ BİLİNEN BİR ZARARI YOK&amp;#39;Dünya Gönüllü Kan Donörleri Günü&amp;#39;nde verilen en önemli mesajın &amp;#39;Bir damla insanlık hayat kurtarır&amp;#39; olduğunu söyleyen Prof. Dr. Sönmezoğlu, &amp;quot;Geçtiğimiz günlerde Dünya Gönüllü Kan Donörleri Günü&amp;#39;nü kutladık. Buradaki en önemli mesajımız, &amp;#39;Bir damla insanlık hayat kurtarır&amp;#39; oldu. Bu nedenle kendisini sağlıklı hisseden ve kronik hastalığı bulunmayan herkesin kan bağışı için zaman ayırması gerektiğini düşünüyoruz. Kan bağışında bulunan kişilerin, bağış yaptıkları gün aşırı yorucu ve yüksek konsantrasyon gerektiren işlerden kaçınmaları, ayrıca kan verdikleri kolla ağır yük taşımamaları önemlidir. Kan bağışının zarar verip vermediği sorusuyla sık karşılaşıyoruz. Aslında kan bağışının bilinen bir zararı yoktur. Kan verildiğinde vücutta bir hacim kaybı oluşur ve kemik iliği uyarılarak yeni ve taze kan hücrelerinin üretimi desteklenir&amp;quot; diye konuştu.&amp;#39;KAN YOLUYLA BULAŞICI HASTALIKLARI OLANLAR KAN BAĞIŞI YAPMAMALI&amp;#39;Kan bağışı sürecinde çeşitli sağlık kontrollerinin yapıldığını belirten Prof. Dr. Sönmezoğlu, &amp;quot;Öte yandan, kan bağışı sırasında kişiler kısa bir sağlık değerlendirmesinden de geçmiş olur. Muayeneleri yapılır, bazı testleri uygulanır, kan grupları belirlenir ve genel sağlık durumları hakkında fikir sahibi olurlar. Ancak insanların bu testleri yaptırmak amacıyla kan bağışında bulunmamaları gerekir. Çünkü bizim amacımız kişilerin sağlık taramasını yapmak değil; bağışlanan kanın alıcılara güvenli bir şekilde ulaştırılmasını sağlamaktır. Dünyada yalnızca kan yoluyla bulaşabilen bazı hastalıklar bulunmaktadır. AIDS, Hepatit B ve Hepatit C bunlardan bazılarıdır. Bu nedenle bu hastalıkları taşıma riski bulunan ya da taşıyıcı olduğunu bilen kişilerin kesinlikle kan bağışında bulunmaması gerekir. Ülkemizde yıllık kan ihtiyacı yaklaşık 3 milyon ünitedir. Bu konuda tek tedarikçimiz Türk Kızılayı. Türk Kızılayı, 2025 yılında 3 milyon ünite kan bağışına ulaşarak Türkiye&amp;#39;nin yıllık kan ihtiyacını karşılamıştır&amp;quot; dedi.&amp;#39;SAĞLIĞIMIZI PAYLAŞALIM&amp;#39;Prof. Dr. Sönmezoğlu, özellikle 18 yaşını yeni dolduran gençlere seslenerek, &amp;quot;Ancak burada özellikle vurgulamamız gereken bir nokta var. Bağışların önemli bir kısmı ilk kez kan veren ya da ihtiyaç üzerine bağış yapan kişilerden oluşuyor. Bizim temel hedefimiz; kan bağışına uygun özelliklere sahip bireylerin, çağrılmayı beklemeden düzenli olarak, en az yılda bir kez kan bağışında bulunmalarıdır. Çünkü en güvenilir ve serolojik hastalıklar açısından en düşük risk taşıyan bağışçı grubu, düzenli kan veren kişilerden oluşmaktadır. Kan bağışlayabilecek herkese, özellikle de 18 yaşını yeni dolduran gençlere mesajım şudur: Sağlığımızı paylaşalım. Çünkü bir ünite kan, bir insanın hayatını kurtarabilir&amp;quot; ifadelerini kullandı.DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Mon, 29 Jun 2026 09:50:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Uzmanından anne adaylarına yaz tatili uyarıları</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/uzmanindan-anne-adaylarina-yaz-tatili-uyarilari/1732557/</guid>
		   <description>İSTANBUL, (DHA)- ANNE adaylarının deniz ve havuza girmesinin güvenli olup olmadığı hakkında bilgi veren Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/uzmanindan-anne-adaylarina-yaz-tatili-uyarilari.jpg" />
 ANNE adaylarının deniz ve havuza girmesinin güvenli olup olmadığı hakkında bilgi veren Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Semavi Kurt, &amp;quot;Riskli bir gebelik söz konusu değilse yüzme anne ve bebek sağlığı açısından faydalıdır&amp;quot; dedi. Sıcak havalarda serinlemek isteyen anne adayları deniz ve havuza girmenin gebelikte risk oluşturup oluşturmadığını merak ediyor. Medipol Üniversitesi Pendik Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Semavi Kurt, gebelikte yüzmenin önerilen bir aktivite olduğunu ancak özellikle ilk ve son üç ayda dikkatli olunması gerektiğini söyledi. &amp;#39;YÜZME GEBELİKTE ÖNERİLEN SPORLARDAN BİRİ&amp;#39;Gebelik döneminde yüzmenin birçok faydası bulunduğunu belirten Dr. Kurt, &amp;quot;Risk faktörü bulunmayan gebelerde yüzme, önerdiğimiz spor aktivitelerinden biridir. Yüzme; sırt ve bel ağrılarını azaltır, kasları güçlendirir, stresi azaltır, uyku düzenine katkı sağlar ve kan dolaşımını artırarak bebeğin oksijenlenmesine destek olur. Haftada 3-4 gün, yaklaşık 30 dakikalık yüzme anne adayları için faydalı olabilir&amp;quot; dedi. &amp;#39;İLK VE SON ÜÇ AYDA DOKTOR GÖRÜŞÜ ÖNEMLİ&amp;#39;Gebeliğin bazı dönemlerinde daha dikkatli olunması gerektiğini ifade eden Dr. Kurt, &amp;quot;Özellikle gebeliğin ilk üç ayında düşük riski bulunan hastaların, son üç ayında ise erken doğum riski taşıyan anne adaylarının denize veya havuza girmeden önce mutlaka takip eden kadın hastalıkları ve doğum uzmanına danışması gerekiyor&amp;quot; diye konuştu. &amp;#39;DENİZ, HAVUZA GÖRE DAHA GÜVENLİ OLABİLİR&amp;#39;Deniz ve havuz arasında tercih yapılacaksa denizin daha avantajlı olabileceğini belirten Dr. Kurt, &amp;quot;Her iki imkan da varsa öncelikli tercihimiz denizdir. Havuz suyu daha durgun olduğu için enfeksiyon riski denize göre biraz daha yüksektir. Ancak havuz kullanılacaksa temizliğinin düzenli yapıldığından, pH ve klor seviyelerinin kontrol edildiğinden emin olunmalıdır&amp;quot; ifadelerini kullandı. &amp;#39;ISLAK MAYOYLA BEKLEMEYİN&amp;#39;Enfeksiyon riskini azaltmak için bazı kurallara dikkat edilmesi gerektiğini belirten Dr. Kurt, &amp;quot;Yüzmeden önce ve sonra mutlaka duş alınmasını öneriyoruz. Islak mayo ile uzun süre kalmak enfeksiyon riskini artırabilir. Ayrıca güneş altında uzun süre kalınacaksa şapka, güneş gözlüğü ve gebelikte kullanıma uygun güneş koruyucu ürünler tercih edilmelidir&amp;quot; dedi. &amp;#39;TEK BAŞINA YÜZMEYİN&amp;#39;Yüzme sırasında sıvı tüketiminin ihmal edilmemesi gerektiğini belirten Dr. Kurt, &amp;quot;Sıcak havalarda bol sıvı almak çok önemlidir. Ayrıca gebelikte zaman zaman kas krampları gelişebileceği için anne adaylarının mümkünse tek başına yüzmemesini öneriyoruz. Basit önlemlerle hem güvenli hem de keyifli bir yaz tatili geçirmek mümkün&amp;quot; diye konuştu.DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sun, 28 Jun 2026 09:30:04 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Kene ısırığında asla bunu yapmayın! Uzman açıkladı</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/kene-isiriginda-asla-bunu-yapmayin-uzman-acikladi/1732507/</guid>
		   <description>Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Teoman Kaynar, ’Kene yapıştığında paniğe kapılmadan doğru yöntemle çıkarılmalı ve ateş, halsizlik gibi belirtiler görülürse vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır’ dedi.</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/kene-isiriginda-asla-bunu-yapmayin-uzman-acikladi-6241.jpg" />
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte artan kene vakaları, halk sağlığı açısından ciddi risk oluşturmaya devam ediyor. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Teoman Kaynar, özellikle kırsal alanlarda, piknik bölgelerinde ve parklarda vakit geçiren vatandaşlara uyarıda bulundu.

PANİK YAPMAYIN

Uyarılarda bulunan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Teoman Kaynar, kene tutunması durumunda paniğe kapılmadan doğru müdahalenin yapılması gerektiğini belirtti. Kaynar, Kene yapıştığında paniğe kapılmadan doğru yöntemle çıkarılmalı, ateş, halsizlik gibi belirtiler görülmesi halinde ise vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Havaların ısınmasıyla birlikte kene popülasyonunda gözle görülür bir artış yaşanıyor. Yanlış müdahaleler, başta Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) olmak üzere ciddi enfeksiyon risklerini artırabiliyor diye konuştu. KENE NASIL ÇIKARILIR? Kenenin vücuda tutunması halinde sakin olunması gerektiğini vurgulayan Kaynar, kolonya, alkol, gaz yağı veya sigara ateşi gibi yöntemlerin kesinlikle kullanılmaması gerektiğini söyledi. Kaynar, Kene, ince uçlu bir cımbızla deriye en yakın noktadan tutulmalı, sağa sola çevrilmeden dik ve yavaş bir şekilde çekilmelidir. Baş kısmının deri içinde kalması durumunda vatandaşlar kendileri müdahale etmemeli, en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır ifadelerini kullandı. Kene çıkarıldıktan sonra ısırılan bölgenin bol su ve sabunla yıkanması gerektiğini belirten Kaynar, kişinin en az 10 gün boyunca kendisini gözlemlemesi gerektiğini kaydetti. Dr. Kaynar, bu süreçte ateş, halsizlik, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları, bulantı, kusma veya ısırık bölgesinde kızarıklık gibi belirtilerin görülmesi halinde vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmasının önem taşıdığını ifade etti.

HAYATİ ÖNEM TAŞIYOR

Keneden korunmak için açık renkli ve vücudu örten kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiğini dile getiren Kaynar, pantolon paçalarının çorap içine alınmasını, doğa yürüyüşü veya tarla çalışmalarının ardından vücudun ayrıntılı şekilde kontrol edilmesini önerdi. Evcil hayvanların da düzenli olarak kontrol edilmesi ve veteriner hekim önerileri doğrultusunda dış parazit uygulamalarının aksatılmaması gerektiğini belirten Kaynar, kırsal bölgelerde yaşayanlar ile hayvancılıkla uğraşan vatandaşların daha yüksek risk altında bulunduğunu söyledi. Açık alanlardan dönüşte yapılacak kısa bir vücut kontrolünün ciddi sağlık sorunlarının önüne geçebileceğini ifade eden Uzm. Dr. Teoman Kaynar, Yaz boyunca artış göstermesi beklenen kene vakalarına karşı vatandaşların bilinçli davranması, doğru müdahalede bulunması ve erken dönemde sağlık kuruluşuna başvurması hayat kurtarabilir şeklinde konuştu.
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 19:11:14 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>&amp;#39;HPV aşıları, rahim ağzı kanserine karşı koruma sağlıyor&amp;#39;</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/hpv-asilari-rahim-agzi-kanserine-karsi-koruma-sagliyor/1732361/</guid>
		   <description>ANKARA, (DHA)- HPV aşısının yalnızca bir enfeksiyondan değil, gelecekte gelişebilecek birçok HPV ilişkili kanserden korunmanın da en etkili yollarından biri olduğunu ve bunun her gün yeni bir bilimsel veri ile kanıtlandığını belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/39hpv-asilari-rahim-agzi-kanserine-karsi-koruma-sagliyor39.jpg" />
 HPV aşısının yalnızca bir enfeksiyondan değil, gelecekte gelişebilecek birçok HPV ilişkili kanserden korunmanın da en etkili yollarından biri olduğunu ve bunun her gün yeni bir bilimsel veri ile kanıtlandığını belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. İrem Alyazıcı Küçükyıldız, &amp;quot;Bugün elimizde rahim ağzı kanserini büyük ölçüde önleyebilecek güçlü bir koruyucu yöntem bulunuyor. HPV aşıları, özellikle yüksek riskli HPV tiplerine bağlı gelişen rahim ağzı kanseri ve diğer HPV ilişkili hastalıklara karşı çok yüksek düzeyde koruma sağlıyor. Aşı yalnızca bireyi korumakla kalmıyor, toplumdaki HPV dolaşımını azaltarak halk sağlığına da önemli katkı sunuyor&amp;quot; dedi.Medicana International Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. İrem Alyazıcı Küçükyıldız,  &amp;quot;Geçtiğimiz günlerde The Lancet&amp;#39;te yayımlanan bir analiz, Human Papilloma Virüsü- HPV aşısının toplum sağlığı üzerindeki etkisini bir kez daha ortaya koydu. Araştırmaya göre İngiltere&amp;#39;de 2020-2024 yılları arasında 20-24 yaş grubundaki kadınlarda ilk kez beş yıllık dönemde hiç rahim ağzı kanseri kaynaklı ölüm görülmedi. Uzmanlar, bu tarihi başarının en önemli nedenlerinden birinin 2008 yılında başlatılan ulusal HPV aşılama programı olduğunu belirtiyor&amp;quot; diye konuştu.Günümüzde HPV aşılarının koruyucu hekimliğin en önemli başarılarından biri olarak kabul edildiğini vurgulayan Doç. Dr Küçükyıldız, şunları söyledi:&amp;quot;HPV aşıları, özellikle yüksek riskli HPV tiplerine bağlı gelişen rahim ağzı kanseri ve diğer HPV ilişkili hastalıklara karşı çok yüksek düzeyde koruma sağlıyor. Aşı yalnızca bireyi korumakla kalmıyor, toplumdaki HPV dolaşımını azaltarak halk sağlığına da önemli katkı sunuyor. Bu nedenle HPV aşısını sadece bir enfeksiyona karşı değil, gelecekte gelişebilecek birçok HPV ilişkili kanser türüne karşı güçlü ve etkili bir korunma yatırımı olarak değerlendirmek gerekir.&amp;quot;&amp;#39;HPV VİRÜSÜ ÇOĞU ZAMAN SESSİZ İLERLİYOR&amp;#39;Kadınların 21 yaşından itibaren Pap-Smear testi ile rahim ağzı kanseri taramalarına başlaması gerektiğini belirten Doç. Dr. Küçükyıldız, 21-29 yaş arasında testin üç yılda bir yapılmasının yeterli olduğunu söyledi. Doç. Dr. Küçükyıldız, 30 yaşından sonra ise yüksek riskli HPV tiplerini araştıran HPV DNA testinin veya Pap-Smear ile uygulanan ortak taramanın (co-testing) tercih edilmesini önerdi. Sonuçların normal olması halinde taramaların beş yılda bir tekrarlanmasının yeterli olduğunu ifade etti. Türkiye&amp;#39;de özellikle sosyal medyada HPV ile ilgili ciddi bilgi kirliliği bulunduğunu belirten Doç. Dr.  Küçükyıldız, en sık karşılaşılan yanlış inanışları da şöyle sıraladı:&amp;quot;Hastaların en sık düştüğü yanılgılardan biri, HPV&amp;#39;nin yalnızca kadınları etkileyen, mutlaka belirti veren ya da doğrudan kanser anlamına gelen bir enfeksiyon olduğunu düşünmeleridir. Oysa HPV hem kadınları hem de erkekleri etkileyebilir. Çoğu zaman hiçbir belirti vermeden ilerler ve vakaların büyük bölümünde bağışıklık sistemi tarafından kendiliğinden temizlenir. Bir diğer yanlış inanış ise HPV tanısının sadakatsizlik göstergesi olduğudur. Gerçekte virüs yıllarca sessiz kalabildiği için enfeksiyonun ne zaman ve kimden bulaştığını belirlemek çoğu zaman mümkün değildir. Ayrıca HPV aşısının yalnızca genç kadınlara gerekli olduğu ya da enfeksiyon geliştiğinde hiçbir fayda sağlamadığı düşüncesi de doğru değildir. Bilimsel çalışmalar, HPV aşısının farklı yaş gruplarında ve her iki cinsiyette de koruyucu katkı sağlayabildiğini göstermektedir.&amp;quot;&amp;#39;HPV TABU OLMAMALI&amp;#39;HPV farkındalığının artırılmasıyla birlikte bazı ülkelerin rahim ağzı kanserini ortadan kaldırma hedefine hızla yaklaştığını belirten Doç. Dr. Küçükyıldız, sözlerini şöyle tamamladı:&amp;quot;Bilgi korkuyu, farkındalık ise hastalığı önler. HPV, sessiz ilerleyebilen ancak doğru zamanda alınan önlemlerle büyük ölçüde kontrol altına alınabilen bir enfeksiyondur. Tarama testleri ve aşı sayesinde bugün yalnızca HPV&amp;#39;yi değil, HPV&amp;#39;ye bağlı gelişebilecek birçok kanser türünü de önleme gücüne sahibiz. HPV&amp;#39;yi bir tabu olarak değil; konuşulması, anlaşılması ve önlem alınması gereken önemli bir halk sağlığı konusu olarak görmeliyiz. Çünkü bazen bir test, bir aşı ve doğru bir bilgi, bir insanın geleceğini değiştirebilir.&amp;quot;DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Sat, 27 Jun 2026 10:37:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Uzm. Dr. Atınç Aksu: Radyoterapide kişiye özel planlama büyük önem taşıyor</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/uzm-dr-atinc-aksu-radyoterapide-kisiye-ozel-planlama-buyuk-onem-tasiyor/1732196/</guid>
		   <description>Serhat YILMAZ/SERDİVAN(Sakarya),(DHA)- ÖZEL Adatıp Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Dr</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/uzm-dr-atinc-aksu-radyoterapide-kisiye-ozel-planlama-buyuk-onem-tasiyor.jpg" />
 ÖZEL Adatıp Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Dr. Atınç Aksu, kanser tedavisinde önemli bir yere sahip olan radyoterapinin her hasta için kişiye özel planlandığını belirterek, &amp;quot;Tedavi öncesi planlama, görüntüleme ve tedavi sırasında pozisyon doğrulama aşamaları büyük önem taşır&amp;quot; dedi.Kanser tedavisinde kullanılan yöntemlerin; hastalığın türüne, evresine, yerleşim bölgesine, hastanın genel sağlık durumuna ve multidisipliner değerlendirme sonucuna göre belirlendiğini ifade eden Uzm. Dr. Atınç Aksu, cerrahi tedavi, kemoterapi ve immünoterapi gibi yöntemlerin yanı sıra radyoterapinin de tedavi sürecinde önemli bir yere sahip olduğunu söyledi.Radyoterapinin iyonize radyasyon kullanılarak kanser hücrelerinin kontrol altına alınmasını hedefleyen bir tedavi yöntemi olduğunu belirten Dr. Aksu, tedavi sürecinin her hasta için ayrı değerlendirildiğini kaydetti.Radyoterapinin bazı hastalarda tek başına, bazı hastalarda ise cerrahi veya medikal onkoloji tedavileriyle birlikte uygulanabildiğini dile getiren Dr. Aksu, &amp;quot;Tedavi planlamasında tümörün yerleşim yeri, çevre dokularla ilişkisi, lenf bezlerinin durumu ve sağlıklı dokuların korunması dikkate alınır&amp;quot; ifadelerini kullandı.&amp;#39;HEDEFLENEN BÖLGEYE UYGUN DOZUN VERİLMESİ AMAÇLANIR&amp;#39;Görüntüleme destekli planlama ve hasta konumlandırmasının tedavi doğruluğu açısından önemli olduğunu vurgulayan Dr. Aksu, &amp;quot;Radyoterapide amaç, hedeflenen bölgeye uygun dozun kontrollü şekilde verilmesi ve çevredeki sağlıklı dokuların mümkün olduğunca korunmasıdır. Bu nedenle tedavi öncesi planlama, görüntüleme ve tedavi sırasında pozisyon doğrulama aşamaları büyük önem taşır&amp;quot; dedi.Güncel radyoterapi uygulamalarında IMRT, VMAT/RapidArc, IGRT, SRS ve SBRT gibi tekniklerin uygun hasta gruplarında değerlendirilebildiğini belirten Aksu, bu yöntemlerin hedef bölgeye doz uygulanmasına ve kritik organların korunmasına katkı sağlayabildiğini söyledi.Hareketli organlara yönelik tedavilerde ise 4D görüntüleme ve yüzey rehberli radyoterapi sistemlerinin planlama ve takip sürecinde destekleyici rol oynayabildiğini ifade eden Aksu, radyoterapi seans sayısının her hasta için farklılık gösterdiğini kaydetti.Tedavi süresinin hastalığın türü, tedavi amacı, uygulanacak teknik ve hastanın klinik durumuna göre uzman hekim tarafından belirlendiğini belirten Aksu, bazı tedavilerin birkaç hafta sürebildiğini, bazı özel durumlarda ise daha kısa süreli uygulamaların planlanabildiğini söyledi.Aksu, radyoterapi sürecinde hastaların hekim tarafından önerilen seans düzenine uymalarının, tedavi sırasında gelişebilecek yan etkileri sağlık ekibiyle paylaşmalarının ve kontrollerini aksatmamalarının önem taşıdığını belirterek, kanser tedavisinde radyoterapi gerekliliği ve uygulanacak yöntemin uzman hekim değerlendirmesi ile multidisipliner tedavi planlaması sonucunda belirlendiğini sözlerine ekledi. DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 14:16:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>&amp;#39;Birkaç saniyelik cesaret, bir ömür sürecek felçle sonuçlanabilir&amp;#39;</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/birkac-saniyelik-cesaret-bir-omur-surecek-felcle-sonuclanabilir/1732132/</guid>
		   <description>İSTANBUL, (DHA) - YAZ aylarında serinlemek için denize, göle veya havuza yapılan balıklama atlayışların, saniyeler içinde yaşamı tamamen değiştirebilecek sonuçlara yol açabildiğini söyleyen Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/39birkac-saniyelik-cesaret-bir-omur-surecek-felcle-sonuclanabilir39.jpg" />
 - YAZ aylarında serinlemek için denize, göle veya havuza yapılan balıklama atlayışların, saniyeler içinde yaşamı tamamen değiştirebilecek sonuçlara yol açabildiğini söyleyen Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Mehmet Serdar Balkan, özellikle derinliği bilinmeyen ya da dibi görülemeyen alanlara yapılan kontrolsüz atlayışlar, boyun omurgası ve omurilik yaralanmalarının en önemli nedenleri arasında yer aldığını dile getirdi. Op. Dr. Balkan, yaz aylarında artış gösteren bu yaralanmaların çoğunun önlenebilir olduğuna dikkat çekerek &amp;quot;Birkaç saniyelik cesaret gösterisi ya da dikkatsizlik, kişinin tüm yaşamını değiştirebiliyor. Bu nedenle suya girmeden önce alınacak basit önlemler hayati önem taşıyor&amp;quot; dedi.Balıklama atlamalarda en sık boyun omurlarında kırık, çıkık ve omurilik hasarı görüldüğünü belirten Medicana Çamlıca Hastanesi&amp;#39;nden Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Mehmet Serdar Balkan, literatüre göre bu yaralanmaların yaklaşık yüzde 90&amp;#39;ının servikal bölgede, yani boyun omurgasında meydana geldiğini söyledi. Başın suyun tabanına ya da su altında fark edilmeyen sert bir cisme çarpmasının boyun omurlarında ciddi hasara yol açabildiğini ifade eden Op. Dr. Balkan, hastaların önemli bölümünün şiddetli boyun ağrısı, hareket kısıtlılığı ile kol ve bacaklarda uyuşma şikayetiyle hastaneye başvurduğunu belirtti.Daha ağır olgularda ise omurilik yaralanmasına bağlı kısmi ya da tam felç gelişebildiğini aktaran Op. Dr. Balkan, yapılan çalışmalarda hastaların yaklaşık yarısında hastaneye başvuru sırasında nörolojik kayıp saptandığını söyledi. Yaz aylarında artış gösteren bu yaralanmaların büyük ölçüde önlenebilir olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Balkan, &amp;quot;Bu yaralanmaların en üzücü tarafı, neredeyse tamamının önlenebilir olmasıdır. Birkaç saniyelik cesaret gösterisi ya da dikkatsizlik, kişinin tüm yaşamını değiştirebilir. Suya girmeden önce alınacak basit önlemler ise hayat kurtarabilir&amp;quot; diye konuştu.&amp;#39;HAYAT BİR ANDA TAMAMEN DEĞİŞEBİLİR&amp;#39;Boyun omurgasında meydana gelen omurilik yaralanmalarının insan vücudunda en ağır sonuçlara neden olabilen travmalar arasında yer aldığını ifade eden Op. Dr. Balkan, şu değerlendirmede bulundu:&amp;quot;Bu hastalar yürüyemeyebilir, ellerini kullanamayabilir, kendi bakımını sürdüremeyebilir ve çalışma hayatından uzak kalabilir. Kol ve bacak hareketleri, dokunma hissi ile mesane ve bağırsak kontrolü en sık etkilenen fonksiyonlar arasındadır. Daha üst seviyedeki omurilik yaralanmalarında ise solunum kasları da etkilenebilir ve hasta solunum cihazına bağımlı hale gelebilir.&amp;quot;Tedavinin yaralanmanın şiddetine göre değiştiğini belirten Op. Dr. Balkan, omurilik üzerindeki baskının erken dönemde kaldırıldığı bazı hastalarda önemli düzelmeler görülebildiğini ancak omurilik dokusunun ciddi hasar gördüğü durumlarda kayıpların tamamen geri döndürülemediğini ifade ederek, &amp;quot;Omurilik, günümüzde tamamen onarılabilen bir doku değildir. Bu nedenle oluşabilecek hasarın önlenmesi, tedavisinden çok daha değerlidir&amp;quot; dedi. &amp;#39;GENÇ ERKEKLER DAHA BÜYÜK RİSK ALTINDA&amp;#39;Balıklama atlamaya bağlı yaralanmaların en sık genç erişkinlerde görüldüğünü söyleyen Op. Dr. Balkan, araştırmalarda yaralanan hastaların büyük çoğunluğunu 20-30 yaş arasındaki erkeklerin oluşturduğunu belirtti. Özellikle arkadaş ortamında yapılan cesaret gösterileri ile sosyal medyada görülen yüksekten atlama videolarının gençleri risk almaya yönlendirebildiğine dikkat çeken Op. Dr. Balkan, &amp;quot;Videolarda görülen ortamlar kontrollü olabilir. Ancak gerçek hayatta suyun derinliği, zeminin yapısı ya da su altında kaya, beton blok ve metal gibi engeller bulunup bulunmadığı çoğu zaman bilinmez. Kontrolsüz yapılan tek bir atlayış bile geri dönüşü olmayan sonuçlara neden olabilir&amp;quot; diye konuştu.Yaz aylarında özellikle iskelelerden, kayalıklardan ve teknelerden yapılan kontrolsüz atlayışların ciddi risk oluşturduğunu belirten Op. Dr. Balkan, vakaların yaklaşık yüzde 90&amp;#39;ının mayıs-eylül döneminde meydana geldiğini söyledi.&amp;#39;İLK MÜDAHALEDE YAPILAN YANLIŞLAR FELCE NEDEN OLABİLİYOR&amp;#39;Suya atlama sonrasında boyunda şiddetli ağrı, boynu hareket ettirememe, kol veya bacaklarda uyuşma, güç kaybı, denge bozukluğu, bilinç bulanıklığı ya da nefes almada güçlük gibi belirtilerin ciddi omurga yaralanmasına işaret edebileceğini belirten Op. Dr. Balkan, olay yerindeki ilk müdahalenin büyük önem taşıdığını söyledi. &amp;quot;En sık yapılan hata yaralıyı hemen ayağa kaldırmaya veya yürütmeye çalışmaktır&amp;quot; diyen Op. Dr. Balkan, şu uyarılarda bulundu:&amp;quot;Boyun ve baş mümkün olduğunca sabit tutulmalı, yaralı gereksiz yere döndürülmemeli veya çekiştirilmemelidir. Omurganın hareket etmesi en aza indirilmeli, 112 Acil Sağlık ekipleri vakit kaybetmeden aranmalıdır. İlk travmada omurilik tamamen kopmamış olsa bile bilinçsiz taşıma teknikleri, kalan sağlam sinir dokularına zarar verebilir. İyi niyetle yapılan yanlış bir hareket, ilk anda oluşan omurilik hasarını geri dönüşü olmayan bir felce dönüştürebilir.&amp;quot;&amp;#39;İYİ YÜZME BİLİYORUM DÜŞÜNCESİ KORUMUYOR&amp;#39;Toplumda doğru sanılan bazı bilgilerin de risk oluşturduğunu belirten Op. Dr. Balkan, &amp;quot;İyi yüzme biliyorum, bana bir şey olmaz&amp;quot; düşüncesinin yanlış olduğunu söyledi. &amp;quot;Bu yaralanmaların temel nedeni boğulma değil travmadır&amp;quot; diyen Op. Dr. Mehmet Serdar Balkan, çok iyi yüzme bilen kişilerin de boyun kırığı ve omurilik yaralanması yaşayabileceğini ifade etti. Her boyun kırığının felçle sonuçlanmadığını ancak olay yerinde bunun ayırt edilemeyeceğini belirten Op. Dr. Balkan, kaza sonrasında ağrı olmasa bile omurga yaralanmasının bulunabileceğini söyleyerek &amp;quot;Özellikle uyuşma, güçsüzlük ve hareket kısıtlılığı gibi belirtilerin varlığında mutlaka sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor&amp;quot; dedi.Balıklama atlamaya bağlı boyun omurgası yaralanmalarının en çarpıcı özelliğinin, tamamen sağlıklı ve genç bireylerde görülmesi olduğunu belirten Op. Dr. Balkan, sözlerini şöyle tamamladı:&amp;quot; Yaz aylarında suya girmeden önce yalnızca birkaç saniye ayırıp derinliği kontrol etmek, bir insanın geleceğini değiştirebilir. Unutulmamalıdır ki, bazı kazalar birkaç saniyede yaşanır; sonuçları ise ömür boyu sürer.&amp;quot; DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 11:26:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>&amp;#39;Her miyom ameliyat gerektirmeyebilir&amp;#39;</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/her-miyom-ameliyat-gerektirmeyebilir/1732114/</guid>
		   <description>İSTANBUL, (DHA)- KADINLARDA sık görülen miyomların her zaman ameliyat gerektirmediğine değinen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/39her-miyom-ameliyat-gerektirmeyebilir39.jpg" />
 KADINLARDA sık görülen miyomların her zaman ameliyat gerektirmediğine değinen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Semra Yüksel, &amp;quot;Miyom tedavisinde karar; miyomun boyutuna, yerleşimine, hastanın şikayetlerine ve gebelik planına göre şekillenmektedir. Günümüzde gereksiz cerrahilerin önüne geçilirken, uygun hastalarda kapalı ve rahim koruyucu yöntemler daha fazla tercih edilmektedir. Artık tedavide temel hedef yalnızca hastalığı ortadan kaldırmak değil, kadının yaşam kalitesini ve doğurganlığını koruyarak en doğru yaklaşımı belirlemektir&amp;quot; dedi.Kadınlarda üreme çağında sık görülen sağlık sorunlarından biri olan miyomlarda, tedavi yaklaşımı artık yalnızca kitlenin varlığına göre değil; hastanın yaşı, şikayetleri ve çocuk sahibi olma planlarına göre şekilleniyor. Liv Hospital Topkapı Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Semra Yüksel, miyom tedavisinde günümüzde gelinen noktayı ve kadınların en sık merak ettiği sorular hakkında bilgiler paylaştı.&amp;#39;MİYOMLAR ÇOĞUNLUKLA İYİ HUYLU&amp;#39;Miyomların rahmin kas tabakasından gelişen iyi huylu tümörler olduğunu değinen Doç. Dr. Semra Yüksel, &amp;quot;Miyomlar üreme çağındaki kadınlarda oldukça sık görülmektedir. Yapılan çalışmalar, kadınların önemli bir kısmında yaşamlarının herhangi bir döneminde miyom gelişebildiğini göstermektedir. Hastaların en çok merak ettiği konulardan biri de miyomların kansere dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Miyomlar büyük çoğunlukla iyi huyludur ve kansere dönüşmez. Çok sayıda miyomu olan hastalarda kanser riskinin oldukça düşük olduğu bilinmektedir. Ancak menopoz sonrasında hızla büyüyen ya da beklenmeyen bulgular gösteren kitlelerin dikkatle değerlendirilmesi gerekir&amp;quot; diye konuştu.&amp;#39;HER MİYOM TEDAVİ GEREKTİRMİYOR&amp;#39;Her miyomun mutlaka tedavi edilmesi gerekmediğini vurgulayan Doç. Dr. Yüksel, &amp;quot;Şikayet oluşturmayan, hızlı büyümeyen ve yaşam kalitesini etkilemeyen birçok miyom yalnızca düzenli takip ile izlenebilir. Ancak özellikle büyük boyutlu miyomlar yoğun adet kanamalarına yol açabilir. Rahmin iç duvarında yerleşen miyomlar ara kanamalara neden olabilirken, bazıları da gebeliği zorlaştırabilir. Bu gibi durumlarda tedavi planlaması yapılmalıdır&amp;quot; dedi.&amp;#39;GEREKSİZ AMELİYATLARIN ÖNÜNE GEÇİLİYOR&amp;#39;Geçmişte miyom tedavisinde cerrahinin daha sık tercih edildiğini belirten Doç. Dr. Yüksel, &amp;quot;Eskiden tedavi kararlarında çoğunlukla miyomun varlığı ön plandaydı. Günümüzde ise hastanın yaşı, çocuk sahibi olma isteği, şikayetleri ve miyomun yerleşimi birlikte değerlendiriliyor. Böylece gereksiz cerrahilerin önüne geçilebiliyor&amp;quot; ifadelerini kullandı.&amp;#39;KAPALI YÖNTEMLER ÖN PLANDA&amp;#39;Günümüzde minimal invaziv cerrahi yöntemlerin öne çıktığını dile getiren Doç. Dr. Yüksel, &amp;quot;Uygun hastalarda laparoskopik cerrahi, v-NOTES ve histeroskopik cerrahi gibi yöntemleri tercih ediyoruz. Bu yöntemlerde daha küçük kesiler kullanılıyor ya da hiç kesi yapılmadan işlem gerçekleştirilebiliyor. Özellikle laparoskopik cerrahi, miyom ameliyatlarında günümüzde en sık başvurduğumuz yöntemlerden biridir. Kapalı ameliyatlar çoğu vakada açık cerrahi kadar güvenli olup iyileşme süresi çok daha hızlıdır&amp;quot; dedi.&amp;#39;RAHMİ ALMADAN TEDAVİ MÜMKÜN&amp;#39;Rahim koruyucu tedavilerin artık daha fazla ön planda olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Yüksel, şu bilgileri paylaştı:&amp;quot;Özellikle çocuk sahibi olmak isteyen ya da rahmini korumak isteyen kadınlarda çoğu zaman yalnızca miyomların çıkarılması yeterlidir. Her miyom hastasında rahmin alınması gerekli değildir. Eskiden miyom nedeniyle rahim alma ameliyatları daha sık yapılırken, günümüzde rahim koruyucu yaklaşımlar çok daha ön plandadır.&amp;quot;&amp;#39;GEBELİK PLANLAYANLAR DİKKAT ETMELİ&amp;#39;Miyomların gebeliği etkileyebileceğini belirten Doç. Dr. Yüksel, &amp;quot;Bazı miyomlar yerleşim yerine bağlı olarak gebelik şansını azaltabilir ya da düşük riskini artırabilir. Ancak her miyom için aynı durum geçerli değildir. Rahim iç duvarına uzak yerleşimli miyomlarla gebelik mümkün olabilir. Eğer miyom çok büyükse ya da rahim iç duvarına baskı yapıyorsa gebelik öncesinde tedavi önerilebilmektedir&amp;quot; dedi.&amp;#39;MENOPOZ SONRASI BÜYÜYEN MİYOMLAR ÖNEM TAŞIYOR&amp;#39;Menopoz döneminde büyüyen miyomların dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Doç. Dr. Yüksel, &amp;quot;Miyomlar östrojen bağımlı oluşumlardır ve büyük bölümü menopoz sonrasında küçülme eğilimindedir. Bu dönemde büyüme gösteren kitlelerin mutlaka uzman tarafından değerlendirilmesi gerekir&amp;quot; diye konuştu. &amp;#39;TEDAVİDE HEDEF YAŞAM KALİTESİNİ KORUMAK&amp;#39;Miyom tedavisinde güncel yaklaşımın kişiye özel planlama olduğunu aktaran Doç. Dr. Yüksel, &amp;quot;Miyom tedavisinde artık temel hedef yalnızca hastalığı tedavi etmek değil; kadının yaşam kalitesini, doğurganlığını ve günlük yaşamını koruyarak en uygun tedaviyi sunmaktır. Bu nedenle günümüzde soru &amp;#39;Ameliyat gerekir mi?&amp;#39; değil, &amp;#39;Bu hasta için en doğru ve en az girişimsel yöntem hangisidir?&amp;#39; olmalıdır&amp;quot; ifadelerini kullandı.DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 10:52:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Bakan Memişoğlu&amp;#39;ndan yerli kalp-akciğer makinesiyle ameliyat olan hastaya ziyaret</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/bakan-memisoglu-ndan-yerli-kalp-akciger-makinesiyle-ameliyat-olan-hastaya-ziyaret/1732091/</guid>
		   <description>Umutcan ÖREN-Ali Oğulcan ARSLAN/ANKARA, (DHA)- TÜRK mühendisleri ve hekimleri tarafından açık kalp cerrahisinde kullanılmak üzere geliştirilen yerli ve milli kalp-akciğer makinesi &amp;#39;LIFELINE HLM&amp;#39; ile gerçekleştirilen ilk operasyon, başarıyla tamamlandı</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/bakan-memisoglu39ndan-yerli-kalp-akciger-makinesiyle-ameliyat-olan-hastaya-ziyaret.jpg" />
 TÜRK mühendisleri ve hekimleri tarafından açık kalp cerrahisinde kullanılmak üzere geliştirilen yerli ve milli kalp-akciğer makinesi &amp;#39;LIFELINE HLM&amp;#39; ile gerçekleştirilen ilk operasyon, başarıyla tamamlandı. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, yerli cihazla ameliyat olan Bülent Yeniay&amp;#39;ı (51) ziyaret ederek, &amp;quot;Cihaz yerli, mekan yerli, hasta yerli; Türkiye sağlık sanayisinde artık yavaş yavaş ipuçlarını verdiği başarılara başlamış durumda&amp;quot; dedi.ASELSAN tarafından geliştirilen, hayvan deneyleri ve klinik çalışmaları ise Sağlık Bakanlığı&amp;#39;na bağlı Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) tarafından gerçekleştirilen yerli ve milli kalp-akciğer makinesi &amp;#39;LIFELINE HLM&amp;#39;, ilk kez Ankara Bilkent Şehir Hastanesi&amp;#39;nde gerçekleştirilen koroner arter hastası Bülent Yeniay&amp;#39;ın açık kalp ameliyatında kullanıldı. Yeniay&amp;#39;ın ameliyatı başarıyla tamamlandı.Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, ameliyat olan Bülent Yeniay&amp;#39;ı hastanede ziyaret etti. Bakan Memişoğlu&amp;#39;na, TÜSEB Başkanı Ümit Kervan, ASELSAN Genel Müdür Yardımcısı Alaattin Dökmen, ASELSAN Sağlık Program Direktörü Fatih Tan, Bilkent Şehir Hastanesi Koordinatör Başhekimi Levent Öztürk ve Göğüs Kalp Damar Hastanesi Başhekimi Çağrı Yayla eşlik etti.&amp;#39;TÜRK SAĞLIK SANAYİSİNDE DÖNÜM NOKTASI&amp;#39;Ziyaret sonrası gazetecilere açıklama yapan Bakan Memişoğlu, bugünün gurur günü olduğunu ifade ederek, &amp;quot;Türk sağlık sanayisinde dönüm noktalarından bir tanesi. Bugün ASELSAN&amp;#39;ımızın ürettiği; yazılımıyla, dizaynıyla kendilerinin oluşturduğu; mühendisleriyle, hekimleriyle beraber çalışıp bundan 5-6 ay evvel ilk defa hayvan deneylerinde bitirdikleri yerli akciğer kalp makinemizle Bilkent Hastanesi&amp;#39;nde ameliyatı gerçekleştirdiler. Ve bugün de hastamızı ziyarete geldik. Cihaz yerli, mekan yerli, hasta yerli; Türkiye sağlık sanayisinde artık yavaş yavaş ipuçlarını verdiği başarılara başlamış durumda. Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde koruyan, geliştiren ve üreten sağlıkta Türkiye Yüzyılı&amp;#39;nı yaşamak için elimizden geldiğince çalışıyoruz. Ben başhekiminden, Ümit hocamızdan ASELSAN&amp;#39;ımıza kadar bütün mühendis arkadaşlara, ekibe milletim adına teşekkür ediyorum. Biz bir araya geldiğimizde birlikte hareket ettiğimizi, gücümüzü birleştirdiğimizde başaramayacağımız hiçbir şey olmadığına inanıyoruz&amp;quot; dedi.&amp;#39;DÜNYADA İDDİALI HALE GELMEYE HAZIRIZ&amp;#39;Bakan Memişoğlu, Türkiye&amp;#39;nin sağlıkta dünyanın teknoloji üreten, cihaz üreten en önemli ülkelerinden bir tanesi olacağını belirterek, &amp;quot;Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde buna çalışıyoruz. Ama bizim çalışmamız esasında buradaki arkadaşların başarısı ve yeteneği sayesinde; onların hizmetkarı olarak çalışıyoruz. Onlar gerçekten bizim kahramanlarımız. Mühendisinden doktoruna, hekimine, sağlık çalışanına kadar onlar bir araya geldiği zaman dünyanın en teknolojik cihazını yerli olarak üretebiliyorlar ve bugün de hastamızda bunu kullanarak hastamıza şifa veriyorlar. Biz medeniyet olarak ülke olarak iyilik tarafıyız, doğruluk tarafıyız, insanlara yardım eden, nerede bir düşkün varsa nerede bir mağduru varsa onlara koşan insanlarız. Onun için esasında sağlık da dünyada iyilik tarafı. Biz de elimizden geldiğince bu iyilik tarafının daha iyi olması için hem teknolojisini hem cihazını üretmeye ve dünyada iddialı hale gelmeye kararlıyız&amp;quot; ifadelerini kullandı. DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Fri, 26 Jun 2026 09:18:03 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Tek lokması yoğun bakımlık yapabilir! Yediğiniz besinlere dikkat</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/tek-lokmasi-yogun-bakimlik-yapabilir-yediginiz-besinlere-dikkat/1732028/</guid>
		   <description>Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi NKÜ Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Doğan, artan sıcaklıkla gıda zehirlenmelerinin tetiklenebileceğini belirterek, ’Bulantı, kusma, halsizlik, ishal gibi şikayeti olan insanlar bunların geçmesini beklememeli, çok te...</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/tek-lokmasi-yogun-bakimlik-yapabilir-yediginiz-besinlere-dikkat-6138.jpg" />
NKÜ Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Doğan, yaz ayları ile birlikte artan hava sıcaklıklarının, gıdalarda hızlı bozulmalara yol açabileceğini söyleyip, olası zehirlenmelere karşı uyarılarda bulundu. Bazı gıdaların, yüksek sıcaklıkta 4-6 saat içerisinde bozulabildiğini dile getiren Doç. Dr. Doğan, Gıdalar sıcaklığa bağlı olarak çok hızlı olarak bozulabilirler. 4-6 saat içerisinde bozulan gıdalar var. Bunların başında da pirinç pilavı ve tavuk gelmektedir. Bunların kombinasyonu sık tüketilen iki ürün. Bunların dışında yine kremalı, yağlı gıdalar hızlı bozulur. Midye vesaire, tavuk döner bunlar belli 7 saatin üzerinde açık alanda isyan maruz kaldığında hızlı bozulan gıdalardır diye konuştu.

AŞIRI SIVI KAYBI, KİŞİNİN HAYATINI KAYBETMESİNE SEBEBİYET VEREBİLİR

Olası zehirlenme durumunda en yakın sağlık kuruluşuna başvulması gerektiğinin altını çizen Doç. Dr. Mustafa Doğan, Bunların tüketilmesi sonrasında bulantı, kusma, halsizlik, ishal gibi şikayeti olan insanlar bunların geçmesini beklememeli, çok tehlikeli tablolara, böbrek yetmezliğine, hayati tehdit eden tablolara sebebiyet verebilir. En yakın sağlık kuruluşuna başvurarak, hızlıca tedavi altına alınmaları gerekir. Bu durum yoğun bakıma kadar götürebilir. Eğer aşırı bir sıvı kaybı varsa, kişinin hayatını kaybetmesine de sebebiyet verebilir. Bu nedenle hafife alınmaması gereken ciddi bir sağlık durumudur. Gıdalar tüketileceği kadar pişirilmeli. Açık alanda bırakılmamalı. Buzdolabında dahi olsa bekleme süresi 24 saati geçmeyecek şekilde bir gıda tüketim şekli planlanmalıdır dedi.

SICAK ÇARPMASI, BİLİNÇ DURUMUNDA DEĞİŞİKLİK YARATABİLİR

Özellikle kalp ve damar hastalıkları, böbrek yetmezliği, santral sinir sistemleri gibi hastalıkların, sıcaklık artışıyla şiddetinin artabileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Doğan, Damar çaplarının genişlemesi, terleme, sıvı kaybı; bunlar ani tansiyon düşmelerine, tansiyon yükselmelerine, böbrek yetmezliğine sebebiyet verebilirler. Ayrıca diyabeti tetikleyebilir. Şeker düzeylerinde, takiplerinde dengesizliğe sebebiyet verebilirler. Sıcak çarpması dediğimiz tablo, aşırı ısıya, yüksek ısıya maruz kalma ise bilinç durumunda değişikliklere sebebiyet verebilir dedi. 11.00-16.00 STLERİ ARASINDA ÇIKMASINLAR Doç. Dr. Mustafa Doğan, kronik rahatsızlığı bulunan kişilere tavsiyelerde bulunarak, Öncelikle ilk tedbir korunmadır. Hava sıcaklıklarının çok yüksek olduğu saat 11.00 ile 16.00 arasında, bu kişilerin açık havada durmamaları gerekir. Meslek gereği zorunlu durmaları gerekiyorsa da gölgede durmalarını öneririz. Artı vücutlarını rahatlatacak, terlemeyi kolaylaştıracak ince kıyafetler giymelerinin öneririz. Bol miktarda sıvı tüketmeleri, mevsime uygun beslenmeleri, ağır gıda tüketilmesinden kaçınmalarını önermekteyiz diye konuştu.

kaynak:sabah
</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 18:00:23 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>ABD&amp;#39;den Türkiye&amp;#39;ye tedavi için geldi, Bursa Şehir Hastanesi&amp;#39;nde sağlığına kavuştu</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/abd-den-turkiye-ye-tedavi-icin-geldi-bursa-sehir-hastanesi-nde-sagligina-kavustu/1731864/</guid>
		   <description>Esra TÜRKER/BURSA, (DHA)- AMERİKA Birleşik Devletleri&amp;#39;nde yaşayan Shakeela Noori&amp;#39;ye (49), aort kapağı daralması teşhisi konuldu</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/abd39den-turkiye39ye-tedavi-icin-geldi-bursa-sehir-hastanesi39nde-sagligina-kavustu.jpg" />
 AMERİKA Birleşik Devletleri&amp;#39;nde yaşayan Shakeela Noori&amp;#39;ye (49), aort kapağı daralması teşhisi konuldu. ABD, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan ve Türkiye&amp;#39;deki tedavi imkanlarını araştıran Noori, arkadaş tavsiyesi ile geldiği Bursa Şehir Hastanesi&amp;#39;ndeki operasyonla sağlığına kavuştu.Afganistan uyruklu ABD vatandaşı Shakeela Noori&amp;#39;ye, göğüs ağrısı şikayetiyle gittiği hastanede aort kapağı daralması teşhisi konuldu. 25 yıldır yaşadığı ülkesi başta olmak üzere Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan ve Türkiye&amp;#39;deki tedavi imkanlarını araştıran Noori, eşinin arkadaşının tavsiyesi ile Bursa Şehir Hastanesi&amp;#39;nde karar kıldı. Ameliyat için Bursa&amp;#39;ya gelen Noori, Bursa Şehir Hastanesi&amp;#39;nde Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Nail Kahraman tarafından 11 Haziran&amp;#39;da gerçekleştirilen ameliyat ile sağlığına kavuştu. Noori, 17 Haziran&amp;#39;da taburcu olurken, dün hastanede son kontrolleri yapılan Noori, kardeşinin yaşadığı İngiltere&amp;#39;ye gitmek üzere Türkiye&amp;#39;den ayrıldı.  AMELİYAT 3 SAAT SÜRDÜYüksek teknoloji ve ekip deneyimi gerektiren bir operasyonu başarıyla tamamladıklarını belirten Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Nail Kahraman, hastanın operasyon için çok sayıda ülke arasından Türkiye&amp;#39;yi tercih ettiğine dikkat çekerek,  &amp;quot;astamıza göğüs ağrısı, nefes darlığı ve çabuk yorulma şikayetleriyle orada yapılan tetkiklerinde aort kapağında ciddi darlık tespit edilmiş. Biz de yaptığımız tetkik ve taramalarda buna ek olarak aortunun da geniş olduğunu tespit ettik. Yaptığımız kalp anjiyosunda kalp damarlarının temiz olduğunu gördük. Bunun üzerine hastamıza elektif şartlarda bir operasyon planladık. Operasyonda yaşı itibarıyla mekanik kalp kapağını tercih ettik, genişlemiş olan aort dokusunu daralttık. Operasyon yaklaşık 3 saat civarı sürdü. Çok iyi geçti&amp;quot; dedi.TEKNOLOJİK ALTYAPI VE EKİP BAŞARISIKalp Cerrahisinin yüksek teknoloji, multidisipliner çalışma ve ekip deneyimi gerektiren bir operasyon olduğunun altını çizen Kahraman, &amp;quot;Bu operasyonu Sağlık Bakanlığı&amp;#39;mız ve İl Sağlık Müdürlüğü&amp;#39;müzün destekleriyle, her türlü teknolojik altyapıyla en iyi şekilde gerçekleştirebilmekteyiz. Hastamızın dünyada pek çok ülkede bu araştırmayı yapıp ülkemizi tercih etmesi bizim için ayrı bir mutluluk kaynağı. Hastamızı sağ salim yürür bir şekilde görmek, şifa ile taburcu edebilmek ise en büyük mutluluğumuz&amp;quot; diye konuştu. &amp;#39;OLUMLU GERİ BİLDİRİMLERİ GÖRÜNCE KARAR VERDİK&amp;#39;Bursa Şehir Hastanesi&amp;#39;nde eşinin tedavi sürecini yakından takip eden iş insanı Anwar Najeemi ise ABD&amp;#39;de başlayan teşhis sürecini, yaşadıkları endişeleri ve Türkiye&amp;#39;yi tercih etme nedenlerini anlattı. Hastalığın teşhisi ile büyük bir korku yaşadıklarını dile getiren Najeemi, &amp;quot;Her şey göğüs ağrısıyla başladı. Birkaç gün sonra kollarda ağrı ve sırt ağrısı şikayetleri de eklenmeye başladı. Şikayetleri başladığında Amerika Birleşik Devletleri&amp;#39;nde bir doktora görünmemiz gerekti. Oradaki doktorlar bize kendisinin bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylediler. Böyle bir rahatsızlığı, özellikle de kalp gibi ciddi bir problemi duymak ve bunu kabullenmek gerçekten çok zor bir durum. Bu durumla ilgili olarak daha önce üç ülkeye gitmiştim. Ben bir iş insanıyım, bu yüzden sürekli farklı ülkelere seyahat ederim. Ancak Türkiye&amp;#39;deki Harun adındaki bir arkadaşımla bu durumu paylaştığımda, bana Türkiye&amp;#39;ye gelmemizi tavsiye etti. Bize Doktor Nail&amp;#39;in adını verdi. Biz de sistemi ve doktoru araştırdık. Onun adı ve çalışmaları hakkında çok fazla olumlu geri bildirim gördük. Buraya gelip, tedaviyi burada yaptırmaya karar vermemizi sağlayan şey tam olarak bu oldu&amp;quot; dedi. &amp;#39;EŞİM TAMAMEN SAĞLIKLI&amp;#39;Tedavi sürecinin çok zor geçeceğini sandıklarını belirten Najeemi, &amp;quot;Ama Allah&amp;#39;a şükürler olsun ki her şey çok kolay geçti. Sağlık ekibi bize çok fazla yardımcı oldu, gerçekten çok iyi ve candan insanlar. Eşim şu an kendisini tamamen normal, sağlıklı bir insan gibi hissettiğini söylüyor. Benim benzer durumları yaşayan ailelere tavsiyem, bu tür durumları olabildiğince geciktirmeden çözüme kavuşturmalarıdır. Özellikle Doktor Nail, bu konuda çok başarılı. Herkese en azından bir kez gelip Doktor Nail ile görüşmelerini tavsiye ederim&amp;quot; diye konuştu. DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 11:02:02 +0300</pubDate>
		   </item>
			<item>
		   <title>Doç. Dr. Doğan: Aşırı sıcaklarda gıda zehirlenmeleri yoğun bakıma kadar götürebilir</title>
           <guid isPermaLink="true">https://www.haber16.com/doc-dr-dogan-asiri-sicaklarda-gida-zehirlenmeleri-yogun-bakima-kadar-goturebilir/1731857/</guid>
		   <description>Mehmet YİRUN-Mehmetcan ARSLAN/ÇORLU (Tekirdağ), (DHA)-TEKİRDAĞ Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç</description>
           		   <content:encoded><![CDATA[<p>
<img src="https://www.haber16.com/images/haberler/2026/06/doc-dr-dogan-asiri-sicaklarda-gida-zehirlenmeleri-yogun-bakima-kadar-goturebilir.jpg" />
TEKİRDAĞ Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Doğan, artan sıcaklıkla gıda zehirlenmelerinin tetiklenebileceğini belirterek, &amp;quot;Bulantı, kusma, halsizlik, ishal gibi şikayeti olan insanlar bunların geçmesini beklememeli, çok tehlikeli tablolara, böbrek yetmezliğine, hayati tehdit eden tablolara sebebiyet verebilir. En yakın sağlık kuruluşuna başvurarak, hızlıca tedavi altına alınmaları gerekir. Bu durum yoğun bakıma kadar götürebilir&amp;quot; dedi. NKÜ Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Doğan, yaz ayları ile birlikte artan hava sıcaklıklarının, gıdalarda hızlı bozulmalara yol açabileceğini söyleyip, olası zehirlenmelere karşı uyarılarda bulundu. Bazı gıdaların, yüksek sıcaklıkta 4-6 saat içerisinde bozulabildiğini dile getiren Doç. Dr. Doğan, &amp;quot;Gıdalar sıcaklığa bağlı olarak çok hızlı olarak bozulabilirler. 4-6 saat içerisinde bozulan gıdalar var. Bunların başında da pirinç pilavı ve tavuk gelmektedir. Bunların kombinasyonu sık tüketilen iki ürün. Bunların dışında yine kremalı, yağlı gıdalar hızlı bozulur. Midye vesaire, tavuk döner bunlar belli 7 saatin üzerinde açık alanda isyan maruz kaldığında hızlı bozulan gıdalardır&amp;quot; diye konuştu. &amp;#39;AŞIRI SIVI KAYBI, KİŞİNİN HAYATINI KAYBETMESİNE SEBEBİYET VEREBİLİR&amp;#39;Olası zehirlenme durumunda en yakın sağlık kuruluşuna başvulması gerektiğinin altını çizen Doç. Dr. Mustafa Doğan, &amp;quot;Bunların tüketilmesi sonrasında bulantı, kusma, halsizlik, ishal gibi şikayeti olan insanlar bunların geçmesini beklememeli, çok tehlikeli tablolara, böbrek yetmezliğine, hayati tehdit eden tablolara sebebiyet verebilir. En yakın sağlık kuruluşuna başvurarak, hızlıca tedavi altına alınmaları gerekir. Bu durum yoğun bakıma kadar götürebilir. Eğer aşırı bir sıvı kaybı varsa, kişinin hayatını kaybetmesine de sebebiyet verebilir. Bu nedenle hafife alınmaması gereken ciddi bir sağlık durumudur. Gıdalar tüketileceği kadar pişirilmeli. Açık alanda bırakılmamalı. Buzdolabında dahi olsa bekleme süresi 24 saati geçmeyecek şekilde bir gıda tüketim şekli planlanmalıdır&amp;quot; dedi. &amp;#39;SICAK ÇARPMASI, BİLİNÇ DURUMUNDA DEĞİŞİKLİK YARATABİLİR&amp;#39;Özellikle kalp ve damar hastalıkları, böbrek yetmezliği, santral sinir sistemleri gibi hastalıkların, sıcaklık artışıyla şiddetinin artabileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Doğan, &amp;quot;Damar çaplarının genişlemesi, terleme, sıvı kaybı; bunlar ani tansiyon düşmelerine, tansiyon yükselmelerine, böbrek yetmezliğine sebebiyet verebilirler. Ayrıca diyabeti tetikleyebilir. Şeker düzeylerinde, takiplerinde dengesizliğe sebebiyet verebilirler. Sıcak çarpması dediğimiz tablo, aşırı ısıya, yüksek ısıya maruz kalma ise bilinç durumunda değişikliklere sebebiyet verebilir&amp;quot; dedi.  &amp;#39;11.00-16.00 SAATLERİ ARASINDA ÇIKMASINLAR&amp;#39;Doç. Dr. Mustafa Doğan, kronik rahatsızlığı bulunan kişilere tavsiyelerde bulunarak, &amp;quot;Öncelikle ilk tedbir korunmadır. Hava sıcaklıklarının çok yüksek olduğu saat 11.00 ile 16.00 arasında, bu kişilerin açık havada durmamaları gerekir. Meslek gereği zorunlu durmaları gerekiyorsa da gölgede durmalarını öneririz. Artı vücutlarını rahatlatacak, terlemeyi kolaylaştıracak ince kıyafetler giymelerinin öneririz. Bol miktarda sıvı tüketmeleri, mevsime uygun beslenmeleri, ağır gıda tüketilmesinden kaçınmalarını önermekteyiz&amp;quot; diye konuştu. DHA</p>]]></content:encoded>
		   <pubDate>Thu, 25 Jun 2026 10:41:04 +0300</pubDate>
		   </item>
			</channel>
</rss>